23 Eylül 2016 Cuma

BAŞLIKSIZ
Sizlerle bir yazımı paylaşacaktım. Elim varmadı. İçimden gelmedi, yapamadım.
Neredeyse 70 yaşına gireceğim. Neler yaşamadım ki. İsmet İnönü dahil bir yığın politikacı tanıdım. İki ihtilal gördüm. Üniversite hayatım kavgalarla geçti. Deniz Gezmiş İle 6 yaşından 16 yaşına kadar beraberdik. Mahalle arkadaşım, sınıf arkadaşım, kader arkadaşımdı. Lisede yanımda otururdu. Ben sınıf mümessiliydim. Birbirimizin evinde kalırdık. Babası Cemil Bey babamla Maarif Müdürlüğünde beraber çalışırdı. Can Dündar’la “Abim Deniz kitabını yazan Deniz’in küçük kardeşi Hamdi kucağımızda büyüdü. Deniz’in Abisi Bora ile halen görüşüyoruz.
Bu kadar yıl, bu kadar olay yaşadım, bu kadar yıl yaşadım, memleketimi böylesine aciz, böylesine çaresiz, insanını bu kadar hüzünlü, dertli, acılı görmedim. Eskiden katiller bile vicdan sahibiydi. Ankara’dan haberler geliyor ölü sayısı artıyor diyorlar. Bir elimle bu yazıyı yazıyorum, bir elimde kağıt mendil bilgisayarın tuşlarını siliyorum.
Allah beni, bizi, bu güzel ülkemizi bu hallere düşürenlerden hesabını sorsun. Aslında çok daha fazla şeyler yazmak istiyorum ama anam, babam beni seviyesiz yetiştirmedi. Arif olan anlar.
KEDİ GİTTİĞİ YERE KUYRUĞUNU DA GÖTÜRÜYOR
Bu sabah Kayseri de sabah ezanı ile uyandım. Öyle güzel bir ses, öyle güzel bir yorumdu ki.
Kayseri’ye geldiğimizde ablam bize kendi yatak odasını verirdi hep Yaseminle rahat edelim diye. Bu defada aynı yatakta yattım.
Daha önceki ziyaretlerimizde cami çok yakın olduğundan ikimiz de ezan sesiyle uyanır, hayranlıkla müezzini dinlerdik. “Ne güzel ezan okuyor Güven” derdi Yasemin “Neden Marmariste böyle güzel ezan okuyanlar yok ki” diye sorardı. Böyle bir ezan sesinin insanı Allah’a ne kadar yaklaştırdığını, ne kadar içine şükür duygusu doldurduğunu söylerdi. “Hatırlıyormusun Yasemin, imam nikahımızı kıyarken İslam’ın beş şartını bilememiştin” der gülerdim. Kızardı bana “Sen her şeyi bilirsin zaten” derdi. “Heyecanlanmıştım, biliyorsun ilk evliliğimdi herhalde” derdi. “Say o zaman şimdi say” diye üstüne üstüne giderdim. O güzel gözleriyle kızgın kızgın bakar. Kızdığında hep söylediği “İkizler değilmisin, senden ne kaynana olurdu biliyormusun” derdi.
Yasemin’in tedavisi süresince İzmir’e her gittiğimizde, İncir Altında güzel bir otelde kalır, her zaman sabah ezanı ile uyanırdım. İzmir’deki müezzinde çok güzel ezan okurdu. Yasemin yorgun olduğundan uyanmazdı. Bense yanımda güzel bir bebek gibi yatan saçları dökülmüş karıcığımı seyreder ellerimi açar bildiğim bütün duaları okurdum. “Allahım” derdim “Eğer bu bir imtihansa ne olur bitir. Eğer bu kötü bir rüyaysa sona erdir. O senin yarattığın dünyana saygı duyuyor, seni seviyor, sana inanıyor. Bak bu kadar hasta, bu kadar sıkıntı çekiyor. Bir defa isyan etti mi, bir defa şikayet ettiğini duydun mu ? Ne olur elimizden tut artık, ne olur o güzel günlerimize dönmemizi nasip et”. Başımı koyduğum yastık ıslanırdı, çok ıslanırdı.
Kayseri’ye ablamı ziyarete her geldiğimizde Yeşil gözlü güzel kadın bu eve hayat getirir enerji doldururdu. Eşyaları düzenler, yemekler yapar, ablama yardım eder, çocuklarla oynar, yeğenime takılır, o güzel gülümsemesi hiç yüzünden eksik olmazdı. Ablama “Suzan Anne”derdi Yasemin.
Yataktan kalktıktan sonra 80 yaşına giren ablamla evin salonunda oturduk, dertleştik. “ Uzun yoldan geldin oğlum” dedi. “Hadi şu divana yatta biraz daha dinlen” O kadar tatlıydı ki uzandım gösterdiği yere. Büyük bir sevgi ile üstümü örttü. Dayanamadım kalktım o küçücük kalmış vücuda sarıldım. “Neden kalktın ? diye sordu. “Ablam Canım” dedim “17 aydır ilk defa birisi beni yatırıp sevgiyle üstümü örttü dayanamadım” Oda bana sarıldı. Kulağıma fısıltıyla “Gelinimi çok özlüyorum. Seni üzmemek için bir şey söylemiyorum ama içim oyuluyor Güven” dedi. “Ben de" dedim "Ablam ben de''
Denemeler kitabımdan
ULU YERDEN BÜYÜK SİTEM
Size bir dünya yarattım ben. Kendine aşık, kendi etrafında dönen. Güneşe aşık, güneşin etrafında dönen. Ayı kıskandıran, boşlukta kendi kendine asılı duran bir dünya yarattım.
Üzerine dağlar, ovalar, denizler, göller, okyanuslar, ormanlar, çeşit çeşit bitkiler, kuşlar, böcekler, çiçekler daha neler neler yerleştirdim, süsledim o dünyayı sizler için.
Sonra siz enlem dediniz böldünüz, boylam dediniz böldünüz, bir ekvator dediniz ikiye ayırdınız dünyamı. Kutupları da siz icat ettiniz, siyah beyaz ayrımını da, dinleri de din kitaplarını da.
Şimdi bilgisayarlarınız, cep telefonlarınız var.Ne çok şey biliyorsunuz! Her icatınızla benden biraz daha koptunuz, biraz daha uzaklaştınız.
Her geçen gün ümidim azalıyor, vahşetiniz artıyor, sabrediyor, hatta korkuyorum. Bunları ben mi yarattım, neden yarattım, nerede hata yaptım diye kendimi sorgulamaktan, yargılamaktan yoruldum. Affetmekten,bağışlamaktan yoruldum.
Ama sabrın da bir sınırı var ve sabrım sona erdi mi neler olacağını düşünmek bile istemiyorum.

BAŞKA YOL YOK
Hakikaten sevdiğin ve hakikaten sevdiğine inandığın insanı sevebildiğin kadar sev, tadını çıkar. Onunla geçirdiğin her anını yaşa, hatırla değerlendir. Aranıza negatif bulutları katiyen sokma. Ne kadar sevebilirsen o kadar sev. Onu kırmamaya, incitmemeye çalış. Çünkü ne zaman artık yanında olmayacağını veya olamayacağını asla bilemiyorsun.
Toprak öpmek, dua etmek, günah çıkarmak, çiçekler taşımak, resimlere, yastıklara sarılmak, yetmiyor, yetmeyecek.

BİR CEVABIM YOK YANİ!!!


Ben kadınları sevdim. Hem çok sevdim. Kadınların olmadığı kalabalıklar beni bunalttı, sıktı. Eşitliğe hep inandım. Çok iyi kadın arkadaşlarım, çok iyi erkek arkadaşlarım oldu benim. Hayatımda kadınlar en önemli yeri aldılar. Enterasan çok enterasan, güzel, çok güzel kadın arkadaşlarım oldu benim ve ben hepsini sırılsıklam sevdim. En güzeliyle de evlendim ve 32 yıl cenneti yaşattı bana.
BU ESKİ BİR YAZIM BİLİYORUM BİRAZ UZUN AMA NE OLUR SABIR GÖSTERİP OKUYUN. SİZLERİ ÇİN YAZMIŞTIM.
Hanım okuyucularımdan devamlı mesajlar alıyorum. Sağ olsunlar hissettiklerini samimi bir tonla benimle paylaşıyorlar. Bu okuyucularımdan birçoğu, sevgi dolu, sevgilerini paylaşmaya hazır, ama o kadar bunalmış ve hayal kırıklıklarına uğramışlar ki.
O kocaman sevgilerini içlerinde tutmayı tercih ediyorlar. Sevgilerini göstermeye çekiniyorlar, korkuyorlar. “Sizin gibi karşılıklı sevgi ve anlayış dolu bir ilişki yaşasaydım, Yasemin Hanım gibi genç yaşta ölüp gitmeye razı olurdum” diye yazan okuyucularım çok var.
Ne cevap vereceğimi bilemiyorum. O kadar haklılar ki. Türkiye mutlu kadın erkek ilişkileri için çok zor bir ülke. Bizim erkeklerimizin büyük bir çoğunluğu sevmeyi, sevilmeyi bilmiyorlar. Ya deli gibi seviyorlar (veya sevdiklerini sanıyorlar) ya da bu taraklarda hiç bezleri olsun istemiyorlar. Ortası yok.
‘’Allah affeder ben affetmem’’ ‘’Ya benim olursun, ya da hiç kimsenin’’ ‘’Ya bana ya mezara, seçimini sen yap’’Seni başkasına yar edersem namerdim’’ bu hasta sevgi tezahürlerinin bazıları. Hep tehdit, hep korkutma, hep şiddet.
Halbuki ne güzeldir insanın sevgilisine sarılıp,’’Sana ihtiyacım var, iyi ki hayatımda varsın, seni çok seviyorum’’ demesi
Adam oturur kahveye, yakar sigarasını, bir de acılı bir arabesk şarkı dinler. Sigara dumanları arasında hayalinde ki sevgiliyi düşünür. Evlenir büyük bir hevesle, birkaç çocuk yapar, sonra kapatır o hayallerinde ki sevgiliyi eve, çünkü o artık çanta da keklik ya! Yine kahveye gider, yine sigarasını yakar, yine o arabesk şarkıyı dinler ve hayatını mahvedeceği hayallerinde ki yeni sevgiliyi düşler.
Çünkü memleketimiz de kadınlar seçilir, erkekler seçerler.
Sonra, o evde ki kadın belli bir zaman sonra ilgisizlikten, sevgisizlikten, hakaretten, dayaktan, yalnızlıktan bunalır ve evi terk eder. Ailesinin yanına veya bir sığınma evine, bir yerlere sığınır. Ve “Bu benim gibi adama yapılır” mı sahnesinin perdesi açılır. Pompalı tüfekler, tabancalar, bıçaklar, hatta baltalar, daha kötüsü satırlar ve en adisi yüze kezzap atma yöntemleri devreye girerler ve de bizler artık gazetelerin üçüncü sayfasını okuyamaz, haber dinleyemez, televizyon seyretmeye korkar hale geliriz
.
Peki ama hiç mi herhametli, duygulu, anlayışlı erkek yok bu koca ülkede? Tabiî ki var, ama maalesef azınlıktalar.
Bizim kitabımızda bir erkeğin hem erkek hem de hassas olabileceği yazmaz. Memleketimiz de sevgilimize sevgimizi göstermek zayıflık olarak algılanır. Gururlu erkek sevgisini öyle her yerde göstermez, hatta hiç göstermez. O beğenmediğiniz “Gavur” ülkelerin de erkekler eşlerini göğüslerini gere gere “Benim öbür yarım( My other half) diye tanıştırırken bizde eşler neredeyse yok sayılır. Çünkü kadınları şımartmaya gelmez, hemen tepenize çıkarlar. Bu ilkel saplantı çok popülerdir, tekrarlanır da tekrarlanır. Hatta atasözü bile vardır. “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” diye.
Erkekler çok gülmezler, çünkü gülme zayıflık alametidir. Hatta eğer kahkahayla gülerseniz medeni bir şekilde uyarılırsınız “Karı gibi gülme lan” diye. Kadın erkek ilişkileri tartışılırken eğer kadınların tarafında olursanız, ne yumuşaklığınız, ne puştluğunuz ne de ibneliğiniz kalır.
Siz hiç kestiği kafayla top oynayan kadın gördünüz mü. Yapmazlar, yapamazlar.Nereden mi biliyorum çünkü kadınlara Allah doğum denen bir kutsallığı, bir mucizeyi vermiştir de ondan. Her kadın o bebeği taşımanın, doğurmanın, bakmanın, büyütmenin neler, ne fedakarlıklar gerektirdiğini bilir.
İnsan vücudunun tahammül edeceği maksimum ağrı sınırı 45 ünite iken, doğum esnasında bir kadın 57 unite ağrı hisseder. Bu ağrı 20 kemiğin aynı anda kırılmasına eşit bir ağrıdır.
Yıllarca yakın arkadaşlarıma eşlerinin doğumuna girmeleri için yalvardım yakardım. Çünkü o inanılmaz tecrübeye, o mucizeye şahit olduktan sonra, o doğumhaneden dünyaya, eşlerine, çocuklarına karşı bakış açıları tamamen değişmiş olarak çıkacaklarını biliyordum. Bir annenin bir çocuk sahibi olmak için ne fedakarlıklar yaptığını nelere göğüs gerdiğini, ne acılar çektiğini gördüklerinde, ne kadar etkileneceklerini biliyordum.
Evde huzuru kim sağlar? Anneler. Anne her zaman babayla çocukların, çocuklarla çocukların arasını bulur, ortalığı yatıştırmaya çalışır, havayı yumuşatır, herkese bir aile olduklarını hatırlatır.
En çok, hadise, cinayet, kavga, yaralama, vahset nerelerde yaşanır? Erkeklerin toplu halde eğlendikleri, içtikleri, maç seyrettikleri, toplandıkları yerlerde. Neden? Çünkü erkek erkeğe oldukları için. Onları yatıştıracak karşı enerjinin olmadığı, sadece tek bir enerjinin, erkek enerjisinin olduğu için.
İşte dostlarım dünyanın haline bakın. Her gün daha kötüye gidiyor. Dünyayı erkekler idare etmeye devam ettiği sürece bu rakamlar çok daha artacak, çoooook. Bütün devletleri inceleyin. En uygarından en vahşisine kadar, o ülkelerin erkekler, erkek çoğunluğu tarafından yönetildiğini, kadınlara ya çok az, ya da hiç fırsat verilmediğini görürsünüz. Eğer bir eşitlik oluşsa, yemin ediyorum dünya bu gün düştüğü bu ümitsiz duruma düşmez, insanlar vahşice katledilmez, o tüyler ürpertici savaşlar olmaz, insanlar sürünmezler, insan gibi yaşarlardı.
Bu gün bir sosyete filozofu haline gelmiş “Osho” ben Kuzey Amerika Kıtasın da yaşarken hocamdı.
Yetmişli yıllar da; O zaman ki ismi “ Bhagvan Shree Rajneesh” olan bu büyük adamın dizinin dibine oturur, o tatlı Hintli aksanıyla İngilizce anlattıklarını dinlerdim. O güzel adamın o kocaman, derin, sevgi dolu kahverengi gözlerinin içine bakar, söylediklerinin bir kelimesini bile kaçırmamaya çalışırdım.“Dünyayı erkekler idare etmeye devam ettikçe, çok kötü günler gelecek, şiddet çok daha fazla artacak, sonunda bunlar dünyanın sonunu getirecekler” derdi “ Bhagvan Shree Rajneesh, yeni adıyla “Osho”. Aradan 40 yıl geçti. Neler olup bittiğini görüyorsunuz. Dünyanın ne hale geldiğini izliyorsunuz. Ne kadar haklıymış hocam.
Bir kadınla bir erkeğin düşünce tarzı ve yaradılışı, gece ile gündüz kadar farklıdır. Maalesef dünyamızın, bir gün düzeleceğine, kötü günlerin biteceğine, bu vahşetin sona ereceğine benim hiç ümidim yok.
Allah hepimizin, ama en başta kadınların yardımcısı olsun.
Bir cevabım yok yani ! keşke olsaydı.
KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN CANLARIM BENİM. HEPİNİZİ ÇOK SEVİYORUM.

UMUDA YOLCULUK




Bugün tek başıma uzun bir yolculuğa çıktım arabamla. 17 aydır ilk defa Marmaris’i terk ettim. Yasemin’in mezarından ayrıldım. Köpeğimi, evimi kızım ve damadıma emanet ettim. Marinada ki mağaza zaten onların mekanı oldu.
Bu yolculuk bir çeşit umuda yolculuk sanki. 17 aydır Yasemin’i düşünmeden, onu hatırlamadan, üzülmediğim, göğüs geçirmediğim, gözyaşı dökmediğim bir günüm olmadı ki. Baştan aşağı güzel kadınımla dolu, dopdolu bir evde, bir mağazada, bir kasabada yaşadım ben. Parça parça bir yüreği tutmaya insan üstü çırpınarak, yaşamaya çalıştım demek belki daha doğru olurdu.
Bu benim ikinci umuda yolculuğum biliyormusunuz ? 30 yaşına yeni girmiştim. Kanada da yaşıyordum. Üniversitemi şeref listesinde bitirmiş, daha mezun bile olmadan Sheraton otelleri tarafından istediğim işe alınmıştım. Ama çok yorgundum, kaybolmuştum, ne yapacağımı bilmiyordum. Üniversitede okurken 4 yıl boyunca çıktığım Joanne isimli çok şeker bir kız arkadaşım vardı. İrlanda asıllı Katolik bir aileden gelen Joanne’in kendi dinlerinden olmayan birisiyle bir aile kurması, ciddi bir ilişkiye girmesi imkansızdı. Bu yüzden okul bitene kadar birlikteliğimizi devam ettirip, okul sona erdiğinde ayrılmaya, kendi yollarımıza gitmeye karar vermiştik.
Sonunda 4 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve ayrıldık. O kendi şehri Ottowa’ya gitti ben Toronto da kaldım. Ama bu ayrılık kağıt üstünde olduğu kadar kolay olmadı. İkimiz de neye uğradığımızı şaşırdık. Birbirimizi o kadar özlüyorduk ki. Her gün Joanne ile yatıyor,onunla kalkıyordum. Bu yemek yediğimiz lokanta, şu her zaman gittiğimiz bar, Joanne’ın sineması, Joanne’ın parkı, Joanne’ın mum yaktığı kilise, Joanne’ın en sevdiği çiçek, Joanne ile yaşadığımız ev derken bütün şehir Joanne olup üstüme gelmeye başladı. Artık tahammül edemez bir hale geldim ve Toronto’dan ayrılıp uzaklara çok uzaklara, Alberta bölgesine gitmeye karar verdim. Banff isimli inanılmaz güzel bir kasabada, bir otelde iş buldum.
Kışın ortasında arabamla yola çıktım. Tek başıma üç gün üç gece, Kanada’nın inanılmaz kışında bu bir intihar teşebbüsüydü. Hayatımın hiçbir değeri yoktu sanki benim için. Neredeyse karla buzla kaplı yollarda tek arabaydı arabam. O kar fırtınaları arasında, kışta kıyamette benim güzel meleklerim beni korudular, bana kıyamadılar. Mucizevi bir şekilde seyahatimi tamamladım. Hayretler içinde yolun sonuna geldim. Sonra bu inanılmaz güzel kasabada, yeni işimde çok mutlu oldum. Hayatım yeniden düzene girdi ve hayatımda çok önemli bir yeri olan 6 yıl birlikte yaşadığım zarif, çok güzel ve kültürlü bir kız arkadaşım oldu. Yepyeni bir hayata başladım. İşte bu benim birinci umuda yolculuğumdu.
Dedim ya bu da başka bir yolculuk. Hayatın bana nasıl bir senaryo hazırladığını bilmiyorum ama korkmuyorum. Yaşadığım bu acıdan daha kötüsünü yaşayacağımı düşünmüyorum. Birinci yolculuğumdan bu zamana 39 yıl geçmesine rağmen benim hala umudum var.
Meleklerim de yaşlandılar, onları çok yorduğumu biliyorum ama bir defa daha diyorum, bir defa daha…

17 Nisan 2016 Pazar

NEDEN YOK Kİ

NEDEN YOK Kİ
Yine sevmek istiyorum. Sevmekten korkmuyorum. İçim sevgi dolu benim. Bir defa yürekten seven sevginin ne olduğunu bilir. Tiryakisi olur sevginin de sevmenin de. Yine sevmek istiyorum ama bu defa ölüm olmasın, veya olursa da bana olsun. Ayrılık olmasın. Sabahları yalnız uyanmayı, geceleri kendi kalbimin çarpıntısını duymayı, iliklerime kadar hüzünlenmeyi istemiyorum. Alışmak, sevmek, alışmak sevmek, sonra birden sevdiğini kaybedip yalnızları oynayacak gücüm yok benim. Bir ayrılığa daha dayanamam ki. Ama sevmek sihirli, sevmek güzel. Özlüyorum çok özlüyorum.
Sigarayı bırakma kampanyaları var da, sevmeyi bırakma kampanyaları neden yok ki