28 Şubat 2017 Salı

KURBAN OLURUM EGE’YE DE EGELİLERE DE
Günlerdir İzmir’de niye hiç patlama olmuyor diye soran provokatörler, işte İzmir’de de patlama oldu, insanlar şehit edildi, yaralılar var, hasar büyük. Şimdi rahatladınız mı? Akbabalar gibi beklediğinize değdi mi?
Ama şunu iyi koyun o melanet dolu kafanıza; dolduruşa gelecek, oynadığınız oyunlara kanacak, size o fırsatı, o mutluluğu verecek en son şehirdir İzmir. Verdiğiniz hasardan çok daha büyüktür İzmir.
İzmir’in de İzmirlilerin de çizdikleri yol da, duruşları da bellidir.
İzmirli güzel yaşar, güzel düşünür ve en güzeli İzmir'in de Ege’nin de değerini bilir. Vatanını herkesten daha fazla sever ve de sahip çıkar.
Yanlış ata oynadınız ve işler planladığınız gibi gitmedi bu defa ha?
Her zaman papaz pilav yemiyor demek ki!..
İSYAN MI, KAHIR MI ADINI SİZ KOYUN
Bir kul yaratmışın, Mevlana Celalettin Rumi. “Allah’ım kalbimi büyüt, yer açılsın, daha fazla sevgi dolsun, daha fazla paylaşayım” diye dua ederdi sana. Asırlardır dünyaya örnek oldu, sevgiyi hoşgörüyü öğretti.
Bir kul yaratmışın, Yunus Emre; Ocağına eğri odun bile sokmazdı. O kadar dürüst, o kadar sana inanmış, o kadar doğru. Asırlardır bizleri şiirleriyle, mısralarıyla büyüttü.
Kullar yaratmışın, tavuk kesemeyen, bir hamam böceğini bile öldürmeye kıyamayan.
Bir kul yaratmışın ağzında senin adın “Allahu ekber” sucsuz, günahsız, silahsız, korumasız insanların üstüne tam 8 şarjür boşalttı, 40 kişiyi canından etti.
Bir kul yaratmışın Allahu ekber diye haykırarak başka bir kulunun boğazını kesti acımadan.
Bir kul yaratmışın, kendi gibi tekbir getiren ve ellerinde cep telefonları fotoğraf çeken ruhsuz bir kalabalık önünde zavallı bir kadının kafasına kurşun sıktı öldürdü. Suratında merhametin izi yoktu.
Kullar yaratmışın, bellerine bombalar dolayıp en başta kendilerinin sonra kadın, erkek, çocuk yaşlı, genç demeden çevrelerindeki bir yığın masumun ölümüne sebep oldular.
Alimi de yaratan sensin, zalimi de yaratan sen.
Sevgiyi de yaratan sensin zulmü de yaratan sen.
Ne tarafa döneceğimizi, neye inanacağımızı, kime sığınacağımızı bilmiyorum, bilmiyoruz artık.
Kaybolduk, dağılmamaya çalışıyoruz ama çoooook yorulduk... çok!..
HAYIRLISI
Anadolu’da bir laf vardır. “Soğuk Sarıkamış’ta doğar, Erzurum’a gelin gider, Sivas’a yerleşir” diye doğrudur.
Çocukluğumda, Sivas’ta müthiş kışlar yaşadık. Bilhassa mahallemizin soğuğu meşhurdu. Evimizde otururken soğuktan titreye titreye yürüyen bıyıkları, kaşları bembeyaz buz tutmuş insanları seyreder halimize şükrederdik. En çok üşüyenlerse, Türkiye’nin sıcak yörelerinden eğitime gelen askerlerdi. Keplerini kaşlarının üstüne yıkar, yakalarını kaldırır, ellerini ceplerine sokar, donmuş kaş ve kirpikleriyle kuzeye yani daha soğuğa kışlalarına giderlerdi. Her kış aşırı soğuktan birkaç asker donarak hayatını kaybederdi.
Her şeye rağmen kışlar güzeldi. Üşürdük ama çok eğlenirdik. O zamanlar ulaşım faytonlarla sağlanırdı. O kadar çok kar yağardı ki faytoncular faytonlarını bırakır burunlarından buharlar çıkan, boyunlarından çıngıraklar sarkan atlarının arkasına kızaklarını bağlarlardı. Sibirya gibi olurdu Sivas. O yıllarda Rus klasiklerini okuduğum için, ne hayaller, ne hayaller kurardım. Faytoncular veya kızakçılar sanki hep çok iri insanlardı veya üzerlerine soğuktan korunmak için giydikleri kürkler ve kalın paltolar onları öyle gösterirdi. Yıllar sonra Kanada’nın Quebec şehrinde kışın kızak ve fayton süren Fransızları görünce Sivas’taki sürücüleri hatırlamıştım. O yıllarda Sivas’ta henüz çok katlı çirkin apartman furyası başlamadığı için evler tek katlı, iki katlı veya en fazla üç katlıydı. Çatılardan sakan buzlar Banyan ağaçlarının dalları gibi kaldırımlara caddelere kadar inerdi.
İşte böyle kış günlerinde Kabakyazısı, Öğretmen evlerindeki iki katlı sıvasız, babamın o küçücük öğretmen maaşıyla mucizeler yaratarak, ipotek korkusuyla sabahlara kadar uyuyamadan inşa etmeyi başardığı evimizde yılbaşımızı kutlardık. O günlerde hormon ve sera cumhuriyeti henüz ilan edilmediği için kış mevsiminde ne yenirse onu yerdik. Mevsimine göre yemek yapılırdı. (Mesela ben hayatımda ilk muzu İstanbul’da Üniversiteye gittiğimde yemiştim.) Yılbaşlarının gelmesini iple çeker çok heyecanlanırdım. Çünkü yılbaşı benim için mandalina, portakal demekti.. Sivas’a yılbaşı yaklaşırken Ege’den ve Antalya yöresinden gelirdi mandalinalar ve portakallar. Böyle meyveler biz Sivaslılar için lükstü. Bilhassa çok kolay soyulduğu için mandalina yemeye bayılırdım. Noel ağacı, Noel Baba falan bilmezdik. Kimse kimseyi yılbaşını kutladığı veya kutlamadığı için ayıplamazdı o günlerde. Yeni yılda bir çift ayakkabının, belki yeni bir kazağın, bir futbol topunun veya alınmayacağını bile bile bir bisikletin hayalini kurardık. Tombala oynardık, at yarışı oynardık. Gürül gürül yanan sobanın karşısında kendimizi emniyette hisseder, anne babamıza sarılır şükrederdik.
İstanbul’da yaşadığım sadece bir yılbaşını hatırlıyorum. Çarşamba’da bir mucizeye imza atmış, müthiş bir mimarın 20 metre kareye sığdırdığı bir yatak odası, küçük bir salon, mutfak ve tuvaletten oluşan apartman dairesinde üç arkadaş kalıyorduk üniversite günlerinde. Oda arkadaşım Muhittin ile Beyoğlu’nda berbat bir binanın zeminine inşa edilmiş, tamamı erkek ve tek kaşlı müşterilerin arasında sigara dumanından neredeyse boğularak bir yılbaşı gecesi yaşamıştık. ( niyeyse) Sonra sabaha karşı Lale işkembecisine gitmiş, çok sarhoş ama çok iyi giyimli elli yaşlarında bir beyle aynı masayı paylaşmıştık. Adamcağız o kadar sarhoştu ki önüne konan işkembe çorbasını kaşığıyla bir türlü bulamıyor, epeyce bir uğraştıktan sonra kaşığı çorbaya sokuyor, bu defa da ağzını bulamıyor, yağlı çorbayı üstüne başına, gömleğine kravatına döküyordu. İçimden elinden kaşığı alıp adama yedirmek gelmiş, kader arkadaşım Muhittin ile zavallı adamcağızı yağlar içerisinde daha fazla seyretmeye dayanamamış, acele acele çorbamızı içip kalkmıştık.
Ya işte benim sevgili “F” vitaminlerim sonra nasip oldu Kanada’ya gittim ve tam 20 yıl önce Noel’in, sonra yılbaşının zevkini yaşadım. Bilhassa ilk yıl gördüklerime inanamadım. Bir aydan uzun bir zaman devam eden kutlamalar esnasında; İtinayla süslenmiş ışıklandırılmış ağaçlara, ilahiler okuyan guruplara, birbirine en güzel hediyeyi almak için koşuşturan telaşlı ama güler yüzlü insanlara, çeşit çeşit pırıl pırıl hediye paketlerine ışıklara, daha fazla ışıklara nereye bakacağımı şaşırdım. Kanada’da, dünyanın dört bir yanından gelmiş, her ırktan, her dinden insanın yaşadığı bu medeni ülkede kimse kimsenin inancına karışmıyor, kimse kimsenin ağacını taşlamıyor veya yolmuyor, kimse kimseye saldırmıyor, kimse kimseyi kınamıyordu.
Birkaç gün sonra yine bir yılbaşı kutlayacağız. 2017 yılında bütün istediğim, bombalar patlamasın, masum insanlar ölmesin, terör sona ersin, artık şehit haberleri duymayalım, kimsenin yüreği yanmasın, beğensek de beğenmesek de de Allah başımızda oturanlara akıl, fikir, sağduyu ihsan eylesin, milletin toprağından, batağından çıkıp yerimize yurdumuza geri dönelim.
Sizin başka hayalleriniz var mı? İnşallah vardır.
Ama benim rüyalarımı bitirdiler, artık hayal kuramıyorum. Elimden sadece “Hayırlısı” demek geliyor. “Hayırlısı”
Hayatımın hiçbir döneminde böyle hissetmemiştim.
Üzülmek mi, utanmak mı lazım bilmiyorum ki…
SKY VEYA GÖKYÜZÜ
Altmışlı yıllarda çocukluğum kovboy, Kızılderili filmleri seyrederek geçtiği için Kanada’ya gittiğimde Kızılderilileri çok merak ediyordum. Toronto şehrinde taksi kullanmaya başladıktan sonra şehrin en berbat bölgelerinde bina önlerinde, kaldırımlarda, parklarda guruplar halinde yatan, şekilden çıkmış, sarhoş ve pejmürde kılıklı insanlar dikkatimi çekti. Biraz daha dikkatli bakınca onların Kızılderililer olduğunu fark ettim. Çok acınacak haldeydiler, mahvolmuşlardı. Kızılderililer, bu koca ülkenin asıl sahipleri, beyazların inanılmaz hışmına uğramış, toplumdan dışlanmış, yok olmaya, sürünmeye terk edilmişlerdi.
Kendilerine lütfen verilen araziler dışında bir hayat kurmalarına izin verilmeyen bu zavallı insanlar can sıkıntısından, çaresizlikten gece gündüz ne bulurlarsa içiyorlardı. O korkuyla karışık hayranlıkla izlediğimiz çakı gibi, yapılı, inanılmaz ata binen Kızılderililer alkolden şişmiş, elleri yüzleri sivilce dolu, yerlerinden kalkmayan, daha doğrusu kalkamayan miskin bir yaşayan ölüler topluluğu haline gelmişlerdi. Kimse Kızılderililere iş vermiyordu.
Taksi kullandığım 4 yılda, taksime binen Kızılderililerden ya para almadım, ya da onlara indirim yaptım. İçki dükkanlarının önünde dilenirken gördüğüm Kızılderililere ise içki alıp verdim.
Şimdi beni çok duygulandıran bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Toronto’da büyük bir firmanın satış müdürü olarak çalıştığım günlerden birinde arabamla Sudbury isimli hiç sevmediğim bir şehre gidiyordum. Benzin almak için uğradığım istasyonların birinde yanıma kısa boylu, mavi gözlü, sevimli altmış yaşlarında bir adam yaklaşıp eğer Sudbury’e gidiyorsam kendisini de almamı rica etti. O kadar yorgun, o kadar çaresiz gözüküyordu ki hiç düşünmeden onu arabama aldım.
Yola çıktık, biraz sonra yolcum adının Sky (Gökyüzü) olduğunu, Kızılderili olduğu için, iş bulamadığını, Sudbury’e iş aramak için gittiğini söyledi. Yol boyunca Sky bana Kızılderililerin yaşadıkları çadırları ana rahmi olarak kabul ettiklerini, bu yüzden çadırlarına girerken hep önce kafalarını soktuklarını, çıkarken ise hep kafalarını önce çıkardıklarını anlattı. Sonra üç örgülü saçını işaret edip üç sayısının onlarca kutsal olduğunu, üç örgünün gök, yer, ve suyu temsil ettiğini, üçü bir araya geldiğinde yaşam enerjisinin oluştuğunu bu yüzden saçlarını böyle ördüklerini söyledi. Daha sonrada çocuklar doğduğunda bizim bıngıldak dediğimiz kafatasındaki yumuşak bölgenin kutsal üçüncü göz olduğuna inandıklarını ve bebek büyüdükçe bu gözün yavaş yavaş kapandığını, tamamen kapandıktan sonra insanların bu gözlerini açabilmek için hayatları boyunca uğraştıklarını söyledi. Sky anlattı, ben dinledim. Ben dinledikçe o daha fazla anlattı ve hiç fark etmeden yolun sonuna geldik.
Arabadan indiğimizde cüzdanımda bulunan elli Kanada dolarını belki bir yardımı olur, diyerek büyük ısrarlar sonunda Sky’ın eline tutuşturdum. Sonra birbirimize sarıldık. Belki Sky sevindi veya “amma söğüşledim enayiyi, akşam içki param çıktı” diye sarıldı bana. Onun sarılma sebebini bilmiyor, bilmek de istemiyordum. Ama ben ona neden sarıldığımı çok iyi biliyordum. Ona senelerce seyrettiğim o haksız ve tek taraflı iğrenç Amerikan filmlerinde öldürülen her Kızılderili için el çırparak sevindiğime, ölen her Amerikalı için üzüldüğüme, son kalan Kızılderilileri öldürmek için borazan çalarak yetişen Amerikan ordusunu görünce yerimden fırlayıp yaşasın diye çığlıklar attığıma ne kadar pişman olduğumu belki hisseder diye sarıldım. Beyaz adam iş vermediği için bu yaşında ta buralara gelip, bir umutla iş bulmak zorunda bırakıldığı için, maalesef kendilerine bu kadar zulmeden, soylarını tüketmeye çalışan soluk yüzlülerin tarafında olduğum için, utandığım için sarıldım.
Bu da benim doğduğum Sivas Şehrinden bir kış manzarası. Dünyayı gezip yazını, kışını, baharını,masmavi gökyüzünü,geceleri tarlalardan yükselen yıldızlarını,rengarenk kır çiçeklerini, suyunu, havasını hiç unutamadığım, can bulduğum, canım babamı gömdüğüm Sivas'ımdan, kurban olduğum toprağımdan.





ESKİLER BİLİR
Çok teşekkür ederim. Beni yalnız bırakmadınız. Duygulu, içten yorumlarınızla bana sahip çıktınız, beni duygulandırdınız, ihya ettiniz ”F vitaminlerim benim. Allah biliyor çok kızmıştım.
Ama şimdi çok mutlu oldum. Görüyorsunuz ki yalnız değiliz. Bizim gibi düşünen, ne olup bittiğini araştıran, sorgulayan, bu dolmaları yutmayan hala milyonlarca insan var ülkemizde.
Eskiler “ Tarih tekerrürden ibarettir”, “Edenin yanında kalmaz” derler.
Eskiler bilir!...

24 Aralık 2016 Cumartesi

LÜTFEN!
Sevgili “F” vitaminlerim, arkadaşlarım, dostlarım benim.
Türkiye üzerine inanılmaz oyunlar oynanıyor, iğrenç planlar yapılıyor, her geçen gün daha fazla üzülüyoruz, daha fazla içimiz yanıyor. Bizleri ümitsizliğe düşürüp, birbirimize düşman etmek için bir takım aşağılık güçler ellerinden geleni yapıyorlar.
Belki bazılarınız okumuş veya fark etmişinizdir. Dün sayfama yılbaşı akşamı için hazırladığımız geceyi tanıtmak amacıyla bir yazı ve bazı resimler koydum. Birkaç saat sonra da kaldırdım, çünkü çok az sayıda da olsa bazı okurlarım tepki gösterdiler böyle günlerde böyle bir reklam yapılır mı diye.
Sonra inanın bütün gece uyumadım ve düşündüm. Memleketimizin durumunu düşündüm, eleştirileri düşündüm. Ben dahil Marmaris esnafının durumunu düşündüm. Dünkü yazımı ve resimleri kaldır dığıma pişman oldum.Sonra da bu yazımı sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Biliyorsunuz diğer Ege sahil kasabaları gibi Marmaris’te turizm sayesinde ayakta duran bir kasaba. Bu yıl maalesef tam anlamıyla süründük. Marmaris’i bilen, her fırsatta gelen ve Marmaris’e vefa borcunu ödemeye çalışan turistler haricinde kimseler gelmedi. Bütün yaz oturduk, sigara içtik dertleştik. Şu anda Marmaris de bankalara kredi borcu olmayan, evini ipotek etmeyen esnaf kalmadı gibi. Hepimiz kara kara bu borçları, bu kiraları, yanımızda çalışanların maaşlarını, vergilerimizi, masraflarımızı nasıl ödeyeceğimizi, geçimimizi nasıl temin edeceğimizi düşünüp, daha fazla sigara içip, daha fazla uyuyamıyoruz.
Yanlış politikalar, yanlış kararlar, yanlış konuşmalar, uçak düşürmeler, basın yasakları, işgaller, terör bombalı saldırılar derken sonunda maalesef bu hallere düştük ve en büyük yaralardan birini ülke turizmi dolayısıyla, bizler turizm işletmecileri ve esnafı aldık.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen iş yerlerimiz açık tutuyor, günlerce siftah bile yapamadan kapatıyoruz. Birbirimize destek çıkmaya çalışıyor, birbirimize borç verip, birbirimizin borçlarını kapatmaya çalışıyoruz. İnsanlarımıza hala ışığımızın yandığını, hayatın devam ettiğini göstermek, bir gün bu sıkıntıların sona ereceğine inandırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Yani inanın ekonomik olarak çok zor şartlar altında ayakta durmaya çalışıyor, adeta bir yaşam savaşı veriyoruz.
Evet, dün ben yılbaşı akşamı organize ettiğimiz gece için sayfama bir yazı ve bazı resimler koydum çünkü param yok ve paraya ihtiyacım var. Yaşadığımız üzücü olaylar, dolayısıyla restoranımda ki bütün geceleri iptal ettim ama artık dayanacak gücüm kalmadı. Marmaris esnafı olarak hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı durumdayız. Hepimizin içi kan ağlıyor, hepimiz bu olanları yüreğimizde hissediyoruz ama yaşamak, ayakta durmak, mücadelemize devam etmek zorundayız. Lütfen bizi eleştirirken bunları da göz önünde bulundurun. Maalesef yapılan inanılmaz yanlışlıkların, harekete geçirilen şeytani planların hesabını bizler, sizler ve masum evlatlarımız ödüyorlar.
Daha önce de yazdığım gibi bizleri birbirimize düşürmek, depresyona sokmak, ümitsizliği aşılamak, içimize kapandırmak, korkutmak, sindirmek, hayattan soyutlamak için ellerinden geleni yapıyorlar, yapacaklar da. Birlikte kalmaya, tek vücut olmaya, birbirimizin arkasında durmaya, birbirimize destek vermeye mecburuz.
Sizlerle daha önceleri paylaştığım yazılarımdan hatırlarsınız. Ben hayatımın 20 yılını Kanada da geçirdim. Bütün lüksümü, emeğimi gömüp Türkiye’ye 1988 yılında geri döndüm. Bir an bile verdiğim karardan pişmanlık duymadım. Geldiğimden bu güne memleketime olan vefa borcumu ödemek için elimden geleni yaptım. Cebimde beni dünyanın her ülkesine vizesiz sokacak Kanada pasaportum var. İstediğim an Kanada’ya dönüp yeni bir hayata başlayabilirim ama kimse beni, ne yaparlarsa yapsınlar, ne olursa olsun, ne bu ülkeden ne de anamın, babamın, eşimin, atalarımın yattığı topraklardan ayıramaz.
Lütfen bir daha bana kimse vatandaşlık dersi vermeye çalışmasın..
Olur mu?