5 Ağustos 2017 Cumartesi

ANALAR GÜNÜ
Sene 1969, yimi üç yasındaydım. Bakırköy Incirli caddesi uzerinde ki apartman dairemizde anamın dizinde yatıyordum. Ablalarım ve abilerim evlenip gittiklerinden, ve babamızı 1963 yılında toprağa verdiğimizden ana oğul birlikte yaşıyorduk. Ben beş kardeşin en küçüğüydüm. Yoruldum mu anamın dizine yatmaya bayılırdım. Ben yatardim o da saclarimi okşardı, şımarırdım.
Bir defasında anam saçlarımı okşarken birden bir kac beyaz saç telini fark etti ve " Yavrum yavrum, en küçüğüm, büyüdün de saçların mı ağardı?" deyip aglamaya başladı.
Anamın gözleri de ela renkti benimkiler gibi. Ayaga kalktım sarıldim. O güzel gözlerini öptüm öptüm. Üzülme canım benim" dedim. " sadece bir kac telcik" dedim.
İste ana bu. Bir kac tane de olsa o beyaz sac tellerini gormeye yüreği dayanamamıştı.
Ela gözlum, tombisim, kar beyazı tenlim , güzelim, güzel gönüllüm, canım anam fedakarlık örnegim, anneler günun kutlu olsun. Mezarina nur yağsın. Allah sana rahmet etsin.
45 yıl gecti aradan. Simdi bak bakalım oğlunu, tanıyabilecekmisin.
Çok özledim biliyor musun ?
En küçüğün...
UÇMAK O KADAR ZOR DEĞİL
Kadrolu okurlarım bilirler. Bir zamanlar ben Osho’nun öğrencisiydim. Daha önceki yazılarımda Osho’nun Amerika, Oregon da ki okulunda yaşadığım bazı anılarımı sizlerle paylaşmıştım. ( Bilmeyenler için yazıyorum) Osho dünyaca tanınmış Hint asıllı bir filozoftur. 1990yılında vefat eden bu büyük adamın yüzlerce kitabı ve halen dünyanın çeşitli yerlerinde okulları vardır.
Osho bir toplantıya şu öyküyle başlamıştı; Birlikte seyahat eden iki Budist rahip bir ırmağın kenarına gelirler. Bahar geldiğinden karlar erimiş, su seviyesi yükselmiş, geçmek zor bir hale gelmiştir. Köprü yoktur. Karşıya nasıl geçeceklerini düşünürlerken, ırmağın kenarında durmuş korkulu gözlerle suyun hızla akışını izleyen genç ve güzel bir kadını fark ederler.
Rahiplerden biri kadını kucağına alır ve zor da olsa karşıya geçer ve kadını kucağından indirir. Sonra diğer rahipte karşıya geçer ve iki rahip yollarına devam ederler. Akşam olunca buldukları terk edilmiş bir ahırda geceyi geçirmeye karar veririler. Uykuya dalmadan önce rahiplerden biri öbürüne döner ve “Biliyor musun sen o kadını kucağına aldın, bu gün günah işledin” der. Diğer rahip gülümser ve” Ben o kadını ırmağı geçtikten sonra kucağımdan indirdim. Sen hala taşıyor musun? Diye sorar.
Osho öyküsünü tamamladıktan sonra o kocaman kahverengi gözlerini gözlerimize dikti ve “Dünyada en güzel şey temiz bir kalbe sahip olmaktır” dedi.Sustu, bir müddet yüzlerimizi inceledi.Sonra “Eger temiz bir kalbe sahip değilseniz, kıskançsanız, fesatsanız, içten pazarlıklıysanız, değil bir rahip olmak ne olursanız olun, hayatta hiçbir bok olamazsınız “ diye sözlerini tamamladı. Salonda ki herkes gülmeye başladı. Osho hiç gülmeden yavaşça ayağa kalktı. Her zamanki “Namasti” selamını verdi. Arkasını döndü. Üzerindeki ipek kaftanı uçuşarak çıktı gitti.
70 li yılların sonu Kanada’da yaşıyordum. Kış mevsiminde bir iş seyahatine çıkmış, Toronto’nun 300 Km kuzeyinde, North Bay şehrinde gece mütevazi bir otelde kalıyordum. Dışarıda tipi vardı. Hava en az eksi 30 falandı. 10 Yıldır Türkiye’ye gitmemiştim. Akrabalarımın, arkadaşlarımın hiç birini görmemiştim. Kararlı bir şekilde bir yaşam mücadelesi veriyordum. Bütün gün karla kaplı yollarda araba kullandığımdan kar gözlerimi almış çok yorulmuştum.
Uykuya dalmadan önce Oşho’nun bu öyküsü aklıma geldi. Ellerimi açtım, "Allah’ım bana bilerek veya bilmeyerek zararı dokunmuş, kaba davranmış, haksızlık etmiş, beni üzmüş herkesi affediyorum. Hakkımı helal ediyorum. Sen onların işlerini güçlerini rast getir. Yollarını açık tut. Dert verip, derman aratma" diye dua ettim, ve uykuya daldım.
Uykumda bütün hayatım boyunca hatırlayacağım şu rüyayı gördüm. Bir kartal olmuş uçuyordum.O kadar güzel, o kadar hafif hissediyordum ki kendimi inanamazsınız.Yemin ederim uçmayı, uçmanın güzelliğini, kanat çırpmayı, rüzgarın beni taşımasını hissettim. Uçma hissi tarif edemeyeceğim kadar güzel bir histi. . Bir daha da böyle bir rüyam olmadı.
Ve sevgili müritlerim, işte burada naylon şeyhiniz devreye girer ve der ki; Hoşgörü, affetmek,,bağışlamak mutluluğun üç olmazsa olmaz anahtarıdır. Allah’a yaklaşmanın üç yoludur. Negatif duyguların, dedikodunun, kıskançlığın, içten pazarlılığın hamalı olup, bir köstebek gibi yer altında yaşamak ta, o duyguları sırtınızdan atıp, bir kartal gibi yükseklerde uçmayı seçmek te sizin elinizde.
Eğer her şeyiniz var, sıhhatiniz yerinde ama hala mutsuz hissediyor sanız, mutsuzluğunuzun sorumlusu sizsiniz. Başka kimseyi suçlamayın.
Olur mu canlar?..
BELKİ DE…
Bir sevdiğinizi kaybediyorsunuz, üzülüyorsunuz, çok üzülüyorsunuz. Başka bir sevdiğiniz gidiyor, özlüyorsunuz. Sonra başka bir sevdiğiniz gidiyor, onu da özlüyorsunuz. Yani ne gidenler bitiyor, ne de özleminiz.
İtiraf etmek gerekirse ilk başlarda insanda sıra bana geliyor galiba korkusu oluşuyor. Ama sonra bu duygu yavaş yavaş değişiyor. Çünkü özlemekten, üzülmekten usanıyor, yoruluyorsunuz. Yıllar geçtikçe bir bakıyorsunuz gidenlerin sayısı kalanları geçmiş. İşte o zaman korkmayı bırakıyorsunuz. Merak etmeye başlıyorsunuz, acaba duvarın diğer yanında ne var, gidenler nasıllar, ne yapıyorlar diye.
Yani ne yaparsak yapalım, böyle gelmiş böyle gidiyor.
Belki de bu yüzden sigaradan parmaklarımız sararıyor. Belki de bu yüzden dolup boşalıyor meyhaneler.
Belki de bu yüzden ısrarla felekten bir gece çalmak istiyoruz.
Belki de...
DENİZ GEZMİŞ GECESİ
Pir Sultan Abdal Marmaris Derneği Deniz Gezmiş’in ölüm gününde, Deniz kardeşimi anmak için mekanımız Mona Titti de bir gece düzenlediler.
Şiirler okundu, türküler söylendi hep bir ağızdan. Başkan Deniz’in merhum babası Cemil beyin Deniz’e yazdığı bir mektubu okudu. Sonra benden Deniz kardeşimle yaşadığımız anılarımı paylaşmamı rica ettiler. Anlattım, Sivas Sularbaşı Mahallesinde 6 yaşımızdan 16yaşımıza kadar yaşadıklarımızı anlattım. Balık tutmamızı, bilya oynamamızı, geceleri balkonlardan sucuk çalıp yememizi, devamlı köpek yavruları bulup analarımızın atmasını, kavgalarımızı, sigara izmariti toplamamızı, sinemaya paramız yetmeyince mahalledeki dilencinin önünden para yürüttüğümüzü, adamın babalarımızın yakasına nasıl sarıldığını, Sivas Cumhuriyet Lisesindeki günlerimizi, İstanbul da Harem tepelerinde omuz omuza oturup gelip geçen şilepleri seyrederken kurduğumuz hayalleri, üniversite olaylarını paylaştım. Sordukları soruları cevaplandırdım.
Çok güzel ve duygulu bir akşam geçirdik birlikte. Sabahın erken saatlerini bulmamıza rağmen kimse ayrılıp gitmek istemedi. Köfte yedik, salata yedik, rakı içtik, güzelleştik.
Buradan vatanımızı paylaştığımız Alevi kardeşlerime seslenmek istiyorum. Canlar, canlarım; sizler zarif, kibar, hürmetli, duygulu insanlarsınız. Daha da önemlisi Atatürkçü, devrimci güzel insanlarsınız. Türk müziğinin, folklorunun rengisiniz. Sizinle aynı ülkede yaşadığım, sizleri tanıdığım için gurur duyuyorum. Allah bizi birbirimizden ayırmasın.
Hepinizi kucaklıyor sazınızın, sözünüzün, güzelliğiniz hep devam etmesini diliyorum.
Eyvallah!..
YAZARIN DÖNÜŞÜ
Kuşların cıvıl cıvıl öttüğü,
Güllerin, portakal çiçeklerinin, yaseminlerin, kara kekiklerin, sardunyaların, adaçaylarının, fesleğenlerin, oğul otlarının, lavantaların buram buram koktuğu,
Zakkumların, gelinciklerin, begonvillerin, Japon güllerinin kıpkırmızı açtığı,
Asırlık zeytin ağacı yapraklarının Ege güneşiyle gümüş gibi parladığı,
Manolya ağaçlarının takıp takıştırıp rüzgarda yeni gelinler gibi salındığı,
Narların turuncu turuncu çiçeklendiği,
Oğlakların taş ahırlarda doğduğu,
Bir Mayıs sabahı,
Balıkçı teknelerinin Pancar motorlarının pat pat pat sesleriyle gülerek uyanmak,
İki ayağımla yorganımı üzerimden fırlatıp atmak
“Merhaba hayat, bak ben geldim, geri döndüm” demek istiyorum.
“Beni tanıdın mı? Hatırladın mı” diye sormak istiyorum.
Çok mu?
# HAYIRLI CUMALAR
Sizlere eğlenceli hikayeler yazıyorum. Masallar anlatıyorum. Birbirinden komik karikatürler yolluyorum. Ne eliniz beğen düğmesine gidiyor ne de yorum yapıyorsunuz. Sonra hüzünlü bir yazımı paylaşıyorum, beğenen beğenene, yorum yapan yapana. Bir de bana kızıyorsunuz neden karamsarsın, karamsar yazılar yazıyorsun diye.
Haydi benim aklım başımda değil diyelim, sizin aklınız nerede bilmiyorum ki. Beni sevmeniz, okumanız, beğenmeniz için illaki hüzünlü yazılar yazmam, gözyaşı dökmem veya gözyaşı döktürmem mi gerekiyor? Dertleri zevk edindik, acıları ülkesi olduk yahu!...
Şunu iyi bilin; İnsanoğlu bir değildir, değişkendir. Hep değişir mevsimler gibi, bulutlar gibi. Beş dakikamız, beş dakikamıza uymaz. Hangimiz her zaman aynı insanız ki? Bazen mutlu, bazen mutsuz, bazen karamsar, bazen depresif, bazen hayat dolu olur, bazen sırtımızı döneriz hayata. Ben yazarken nasıl bir ruh halimdeysem o halim yazımı yönlendirir, belirler. O an da hissettiklerime aykırı bir yazı yazsam veya yazmaya çalışsam samimi olmam, sizlere karşıda kendime karşıda dürüst olamam ve siz bunu anlar, anında hissedersiniz. Halis Karabenli'nin dediği gibi “Kadrolu okurlarım benim”
Mesela bu gün bunu yazmak geldi içimden birazcık Cemal Süreyya kokulu;
Bugün seni sevdiğimi söylemeyeceğim çocuk. Bugün de şımarmıyıver. Yarın iki kez söylerim, iki kez şımarırsın.
# Hayırlı cumalar.

23 Haziran 2017 Cuma

AH ŞU ŞARKILAR...
Sakat çocuklar görüyorum. Sakat olmayan çocuklarla oynamak, onlar gibi olmak ümidiyle büyük bir gayret gösteriyor veya boyunlarını büküp oturuyorlar. Yüreğim parça parça oluyor. Sonra bu çocukların anne babalarının hissettiklerini, ömürleri boyunca çektikleri, çekecekleri acıları düşünüyorum. Daha kötü oluyorum. Kör, felç geçirmiş, kötürüm, çekinerek sanki bütün bunlar kendi suçlarıymış gibi mahçup mahcup yaşayan insanları izlemeye dayanamıyorum.
Din, İslam, müslümanlık maskesi altında yapılan yolsuzluklardan, işlenen cinayetlerden, yargısız infazlardan, şiddetten, çocuk istismarlarindan, tecavüzlerden, tecavüzculerden, terörden, canlı bombalardan gına geldi artık.
Bu neyin sınavı? Nasıl bir adalet ki bu? diye soruyorum kendime senelerdir. 70 yaşına geldim, bir türlü bir cevap bulamadım.
Sesinde, yüzünde, gözlerinde iyilik olan, gülen, gülümseyen, gülümseten insanları özledim.
Çocukluğumu, annemi babamı, baba evimizi, gurbet arkadaşlarımı, yitirdiklerimi, komşularımızı, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite arkadaşlarımı özledim, çok özledim...
Ben yoruldum hayat şarkısını, yorgunum dostlarım yorgunum artık, sarkısını dinlerken göğsüm ağrıyor, içim titriyor kendimi bu şarkıları yaratanların yerine koyuyorum, hüzünleniyorum.
Demek ki sonunda böyle oluyormuş.
Kağıttan yaptığımız bir uçurtmanın peşinde koşmak, topaç çevirmek ne kadar da güzelmiş.