8 Mayıs 2018 Salı

DENİZ...

Bir çoğunuzun bildiği gibi; Deniz Gezmiş benim çocukluk arkadaşımdır. Yedi yaşından lise sona kadar Sivas'ta birlikte okuduk, birlikte büyüdük.  Deniz'in babası Cemil Bey Maarif Müdürü yardımcısıydı. Babamla birlikte çalışırdı. Deniz'in annesi Mukaddes Hanım öğretmendi. Esmer kabarık saçlı, kara kaşlı, kara gözlü, balık eti, otoriter bir hanımdı.

Deniz'le iyi arkadaştık. İkimiz de hayvanları çok severdik. Sabahtan akşama kadar bütün Sivas'ı tarar, bir köpek yavrusu bulur, minik bir yuva yapar, içine koyardık. Mutluluğumuz birkaç saat bile sürmez, annelerimiz köpeği hemen atar veya attırırlardı. Kısa bir yastan sonra yola çıkar yeni yavrular bulurduk. Bu günlerce devam ederdi. Hiç usanmaz, hiç yorulmazdık.

Bir gün yine bulduğunuz bir yavru köpekle Deniz'lerin evinin önünde oynuyorduk. Birden nasıl olduysa, ne olduysa, köpek döndü ve Deniz'i sağ kaşından ısırdı. Ama ne ısırma. Adeta çocukcağızın kaşına yapıştı. Ben köpeğin çenesini zorlukla açıp Deniz'i kurtardım, ama kaşından kan akmaya başladı. Bu arada Deniz'in feryatlarını duyan annesi Mukaddes Hanım evden dışarı çıktı. Bizi şöyle bir süzdü. " Hah iyi oldu, sokaklardan ne olduğu belli olmayan köpek yavruları bulup getirirseniz işte  böyle olur, hadi hemen hastaneye gidiyoruz" Emrini verdi.  Sonra bana döndü. " Sen de geliyorsun, suç ortağı" dedi.

Ve Mukaddes Hanım bizi kolumuzdan tuttuğu gibi hastaneye götürdü. Doktora olanları anlattı. Hemen Deniz' e Deniz'in direnmesine ve dehşet dolu bakışlarına aldırmadan koca bir iğne ve korkutucu bir enjektörle karnından ilk iğnesini yaptılar. Sonra da dokuz kez iğne olacağını müjdelediler. Mukaddes Hanım bir hışımla bana döndü, o insanı titreten otoriter öğretmen sesiyle " Sen" dedi. "Sen her gün bize gelip Deniz'i alacak, bu hastaneye getirecek, iğnesini yaptıracaksın. Eğer bir iğne bile atlarsanız ikinizi de mahvederim. Duydunuz mu eşşek sıpaları?" dedi.

Hastaneden Deniz'lerin evine döndük. Yavru köpeği alıp kontrol altında tutulması için karantinaya bıraktık. Sonra ben Deniz'i dokuz gün bazen sürükleyerek, bazen tehdit ederek, bazen kucaklayarak hastaneye taşıdım.( Çok güçlü bir çocuktum). İğne olmamak için Deniz her yolu denedi. Hatta bana rüşvet bile teklif etti "Güven ne olursun bugün gitmeyelim bak sana simit alırım, gazoz alırım. Annemin ruhu bile duymaz ne olursun canım benim" yakarışlarına benden hep kararlı bir " Hayıııır" cevabı aldı, ama yine de her defasında şansını denemekten vaz geçmedi.

Sonunda öyle veya böyle iğneler bitti. Son iğneyi olduktan sonra Deniz'i görmeliydiniz. Boynuma sarıldı. Defalarca " Yeter lan" diyene kadar öptü beni. Sonra Hükümet konağına gittik. Babası Cemil Bey'e müjdeyi verdi. Cemil Bey bana teşekkür etti ve sinemaya gitmemiz için Deniz'e iki kişilik bilet parası verdi.

Hükümet konağından çıktık. Deniz" Hadi gidip köpeği çıkaralım yoksa öldürürler Güven" dedi. Karantinaya gidip köpeği çıkardık. Zavallı hayvan bir deri bir kemik kalmıştı. Deniz' in gözleri buğulandı. "Benim yüzümden Güven, boşver sinemaya gitmeyelim, hadi et alıp köpeği doyuralım" dedi.

Kasaptan paramızın yettiği kadar et aldık, su bulduk. Zavallı hayvanın et yiyecek, su içecek kadar bile enerjisi kalmamıştı. Zorlukla ayakta duruyordu. Köpeği eve götürürsek başımıza geleceği bildiğimizden sakin bir yer bulduk,  orada bıraktık. Ayrılırken Deniz iki de bir döndü baktı.

Eve dönene kadar hiç konuşmadı...
FİNAL

Sana ben
Beni anlattığımda
Ne bana hayran ol,
Ne de benim için üzül.
Sadece tanı beni.
Nasıl ve neden
Ben olduğumu anla.
Gidersen,
Herşeyi bilerek git.
Kalırsan
Herşeyi bilerek kal.
TEMBELLİĞİNDE BİR SINIRI VAR CANIM

Senelerdir insanlara günlük tutmalarını, anılarını  yazmalarını önerdim. Aldığım cevaplar üç aşağı beş yukarı hep aynı oldu. " Yok yav, benim yaşamımda yazacak bir şey yok. Ben enterasan birisi değilim ki, ne yazayım?.  Kimin umrunda?  Millet benim anılarımı  okuyupta ne yapacak Allah aşkına? İşleri güçleri yok da sanki"

Onlara  anılarını yazarlarsa unutmayacaklarını; insanın hafızasının zamanla  zayıflayacağını, yazmakla kişinin kendini tanıyabileceğini, hayata bakışının değişebileceğini anlatmaya çalıştım. Yüzüme başka bir planetten geliyormuşum gibi baktılar. Her insanın farklı olduğunu, her insanın özel olduğunu, her insanın anlatacak farklı hikayesi veya hikayeleri olabileceğini vurgulamaya çalıştım. Biraz kibar olanları "Hee... belki birgün denerim" diye geçiştirdiler  Kibarca çenemi kapamamı ima ettiler, bende üstelemedim.

Sonra düşündüm, tembelliklerinin yanısıra korkaktı bu insanlar. Kendilerini tanımıyorlar, tanımakta istemiyorlardı. Kendileri ile yüzleşmek  işlerine gelmiyordu. Belki de kendilerini tanımaktan çekiniyor korku duyuyorlardı. Tembeldiler çünkü başkalarının onların yerine karar vermesi onları rahatlatıyor mutlu ediyordu ve bu gerçekle karşı karşıya gelmekten ürküyorlardı. Belki de hayatlarını uykuda geçirmek hoşlarına gidiyor,6 uyanmak, uyandırılmak istemiyorlardı. Ne kötü diye düşündüm.İnsanın kendi hayatına değer vermemesi. Kendini enterasan bulmaması. Benden bir bok olmaz diye diye bir yaşam sürmesi. Daha baştan yelkenleri sıuya indirmesi.

Beş adet kitap yazdım ben. Yazdığım kitapların hepsinde kendimi ve yaşadıklarımı anlatmaya çalıştım. Bu kitapları yazarken çok zorlandım ve her kitabımda kendimi  biraz daha  tanıdım. Yeri geldi, kahkahalarla güldüm. Yeri geldi, derin düşüncelere daldım. Yeri geldi hüzünlendim, ağladığım da oldu. Öyle ki çalışma masamdaki kağıt peçeteler yetmedi bir el havlusu kullandım gözlerimi, gözlüklerimi kurulamak için.

Kolay değildi etrafımdaki duvarları yıkıp kim olduğumu görmeye çalışmak.. Bu duvarların bir çoğunu  çaktırmadan yaşam örmüş, bir çoğunu ise ben kendi ellerimle örmüştüm. Yıkarken altında kalmakta vardı o duvarların. Ama her yıktığım duvardan sonra güneşi gördüm.  Gökyüzünü gördüm. Nefes aldım. Çektiğim acılara, hüzünlerime, döktüğüm gözyaşlarına, uykusuz gecelerime, şişe şişe ucuz kırmızı şaraplara, her içtiğimde başımı döndüren, içtiğime içeceğime pişman olduğum sigaralara, harcadığım enerjiye, kanayan ellerime ve yüreğime değdi o duvarları yıkmak.

Şimdi o beş kitabı yazmadan önceki insandan çok daha farklı birisiyim. İnsanların bana baktıklarında yüzlerine yerleşen gülümsemeleri seviyorum.  Kendimi sevmeye çalışıyorum ama bencil değilim ve hala kendimi alnımdan öpecek kadar tanıdığımı söyleyemem.

Yani hala mücadelem sürüyor.
ÖYLE İŞTE...

Yıl 1970. Anarşi kol geziyor. Memleket uçurumun eşiğinde. Üniversiteler bir gün açıksa bir hafta kapalı. İnsanlar sokağa çıkmaya, çocuklarını okula yollamaya korkuyorlar. İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümünde öğrenciyim. Serseri mayın gibi dolaşıyor, ne yaptığımızı, ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi, nereye yöneleceğimizi bilmiyoruz.

Bir de bir mahalle baskısı, bir mahalle baskısı, herkes herşeyi biliyor. Her kafadan ayrı ses. Dedikodu, yalancılık, iftira her tarafta. Miletin işi gücü birbirinin kuyusunu kazmak, birbirinin işine karışmak. Birbirini ihbar etmek.  Yaşadığımız anarşinin üstüne bir de mahalle baskısı hiç çekilmiyor. Bırakın anneniz babanızı amcanız,dayınız, teyzeniz ,halanız, enişteniz, uzak akrabalarınız, komşularınız hatta bakkalınız bile yaşamınıza karışıyor sizi yönlendirmeye çalışıyorlar. Sizin yerinize onlar karar veriyorlar. Çekilmez bir hayat, çekilmez bir baskı hissediyorsunuz üzerinizde. Ben de artık çekemedim zaten. Bastım Kanada'ya gittim.24 yaşına yeni girmiştim.

Cennete geldim zannettim. Allahım huzuru nasıl özlemişim. Akrabalar yok, komşular, yok, bakkal da hayatımdan çıktı. Birden dünyam genişledi. Ufuk çizgisinin farkına vardım. Sanki etrafımdaki duvarlar yıkıldı.  Öyle bir ülke ki insanlar birbirine saygılı, kibar. Bütün dünya birlikte yaşıyor ama kimse kimsenin tavuğuna kışşş demiyor. Kavga yok, dövüş yok, anarşinin "A" sı,  mahalle baskısının "M" si yok. Üniversiteler, öğrenciler pırıl pırıl, ne istersen var.

İnananamadım, insanların böyle de yaşayabileceğine inanamadım. O kadar mutlu oldum, o kadar sevdim ki bulmuşa döndüm. Kafam dinlendi, kendime geldim ve tam 10 yıl Türkiye'ye tatil için bile dönmedim. İçimden gelmedi.

İşte böyle sayın seyirciler 20 yıl yaşadım Kanada'da. 14 üncü yılda evlendim. Eşim Yasemin benimle 6 yıl Kanada'da yaşadı. O da Kanada'yı tanıma fırsatı buldu. Bambaşka bir yaşam tarzının ve anlayışın, farkına vardı, anladı.

Kızımız doğunca, köklerini, ailesini, ana vatanını tanısın diye herşeyi bırakıp 1990 yılında Türkiye'ye kesin dönüş yaptık. İçmeler'e, Marmaris'in dışında çok güzel bir ev inşa ettik, herkesten uzak.  İnsanlarla güzel ama mesafeli bir ilişki kurduk. Kendimizi mahalle baskısından, dedikodudan, iftiradan uzak tuttuk. İşimize odaklandık. Harikalar yarattık. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan Marmaris'te Kanadalılar gibi yaşamaya özen gösterdik. Başarılı da olduk. Mahalle baskısının kapımızdan içeri girmesine izin vermedik.

Hani derler ya kadınlar için " bir erkeğin kadını"  diye. Ben de  bir kadının erkeğiydim. Yaşamımda biri olduğunda, başka biri hiç olmadı. Hani bir türkü vardır "gözdür alemi gezen, gönül bir ilen olur" diye. Aynen öyle işte. İnsanlara bir şey beklediğimden değil sevdiğimden baktım, ilgi gösterdim. İçimi ısıttıklarından gülümsedim. Onlara  sarıldıkça hayata saruldım.  Onlar beni sevdiler ben de onları. Ama gönlüm hep bir ilen oldu

Gönlü en güzel olanla.

Türkiye'ye kesin dönüş yaptıktan sonra olsun, eşimi kaybettikten sonra olsun, ne dedikodulara, ne asılsız senaryolara ne  iftiralara, ne yakıştırmalara ne varsayımlara aldırış ettim, ne de inandığım yoldan döndüm.  Beni o pisliğin içine çekmeye kimsenin gücü yetmedi.

Çünkü doğru yaşamayı öğrenmiştim, biliyordum.

Çünkü  kim olduğumu, ne yaptığımı biliyordum.

Yaşamımın dümenini kimselere bırakmadım.

Verilecek hesabım da yoktu.

Hala da yok.

Öyle işte...
ARAMIZDA KALSIN...

Ben çocukken kendi ölümüme ağlardım biliyor musunuz.

Bu çoğu zaman gece yatağımda yorganımı başıma çektiğimde olurdu. Çocuk kafamla senaryolar üretirdim. Aslında neden böyle düşünürdüm bilmiyorum. Neden böyle düşünürdüm bilmiyorum diyorum çünkü beş kardeşin en küçüğüydüm. Çok seviliyordum daha altı yaşlarındaydım. Belki de bu kadar sevilmek korkutuyordu beni. Belki de bu sevgiyi kaybetmekten, yalnızbaşıma kalmaktan korkuyordum. Belki de beni bu kadar sevenlere beni bu kadar sevdikleri için bir ders vermek istiyordum. Belki de sevgi şımarığıydım.

O kadar çok senaryo üretirdim ki, sonunda kendi kendimi yorup uykuya dalardım.  En sevdiğim senaryo da hasta olup sırtüstü yatağımda yatmaktı . Annem, babam, küçük ablam Suzan , küçük abim Erdoğan baş ucumda dikilirler ve hepsi ağız birliği etmiş gibi beni ne kadar sevdiklerini ne kadar özleyeceklerini söyler, birer birer saçlarımı okşarlardı.( Büyük ablam Ayten ve büyük abim İsmet baba evimizi çok erkenden terk ettikleri için onlar yoktular).

Bense onlara bakar bakar onları ne kadar özleyeceğimi düşünür, içimi çeke çeke  ağlardım. Yattığım yerde bunları kurarken hakikaten de ağlardım.. O kadar ki yastığım neredeyse sırılsıklam olurdu. Sabahları yatağımı yapan annem yastığımın neden ıslandığına bir türlü bir anlam veremez, sorgu dolu gözlerle gözlerimin içine bakar, ikimiz de susardık.

Ben bunları hiç kimseye anlatmadım, kimselere bahsetmedim. Hep içimde bir sır olarak kaldı.  Demek ki doğrusu 71 yaşıma kadar sessiz kalmakmış.

Ben çocukken kendi ölümüme ağlardım biliyor musunuz?...

Aramızda kalsın... olur mu?
İnsanoğlu beslenmeden yaşayamaz. Sindirim ağızda başlar. Besinler mideye geçer sindirilir, barsaklarda emilir, kana karışır, ulaşacağı yerlere ulaşır, kalanı vücuttan atılır. Aynı sıra üç aşağı beş yukarı hayvanlarda da oluşur.

Bizi hayvanlardan ayıran beynimizin beslenme ihtiyacıdır. Beynimiz gördüklerimizle, duyduklarımızla, aldığımız kokularla, kalbimizden gelen sinyaller ve duygularla beslenir.

Bozuk veya kötü bir şey yersek rahatsız oluruz, midemiz bulanır, çıkarmak hissi duyarız. Ya kendiliğinden kusarız ya da parmağımızı boğazımıza sokar kendimizi kusturur rahatlarız.

Zaman zaman midemize olan beynimize de olur. Gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız kötü şeyler, kalbimizden gelen kötü, üzücü sinyaller beynimizi doldurur ve sonunda tahammül edemez hale gelir patlarız. Yaşadığımız acıların yanı sıra,  son 10 yıldır neler gördüğümüzü, neler duyduğumuzu, nelerin kokusunu aldığımızı, neler hissettiğimizi, özetle neler yaşadığımızı hepiniz biliyorsunuz.

Sizlere en son yazdığım "Yaşlılık zor be" yazısı işte bu patlamanın bir örneği, beynimin isyanıydı.

Amacım sizleri üzmek, sömürü yapmak, sempatinizi kazanmak değildi. İçime attıklarımı beynim artık taşıyamaz hale gelmişti.

Anadolu'da bir hikaye vardır; evin kızı evlenmiş, baba evini terkederken hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Baba bakmış bakmış " Hanım en iyisi biz bu kızı göndermiyelim bak çok üzülüyor" deyince kız hemen başını kaldırmış "Yoook baba" demiş "ben ağlarım ama giderim"

Ya canım "F" vitaminlerim; siz benim için ne üzülün, ne de endişe edin. Ben ağlarım ama yaşam devam eder, yaşamaya devam ederim. Ara sıra böyle patlamalar olur, olacak. Artık bu kadarına da katlanıverin..

Sevgimdesiniz.

Şimdi sizi gülümsetecek bir yazı.

NAYLONCALAR..

Erken yat, erken kalk. Bok var sanki.

Ekonomik kriz kapıda. Tedbirli olun. Masraflarınızı azaltın. Mesela sadece en sevdiğiniz çocuğunuzu besleyin.

Bu konuşma ben Kanada'da yaşarken tam önümde oldu. Kanadalı bir hanıma köpeğiniz varmı diye sordular. "Hayır, ben evliyim, kocam var" diye cevap verdi. ( Ne demekse)

Hayatınız boyunca "alıngan" oldunuz, mutluluğu bulamadınızsa " veringen" olmanın zamanı gelmiş olabilir.

Kulaklarınız yoksa dua edin gözleriniz bozulmasın. Gözlük takamazsınız.

Dişçinize borcunuz varsa sakın o koltuğa oturmayın.

Hava berbat, kış mevsimi dışarıda kar fırtınası var. Göz gözü görmüyor. Termometre eksi 25 i gösteriyor. Bu havada ananız sizi alışverişe yollamaz ama ama karınız yollar.

"Baba" hayatı boyunca "bu paranın üstü nerede" diye soran zavallıya denir.

Bir yerin yaralandıysa hemen karına göster samimi olarak üzülecektir. Çünkü kadınlar sadece kendi açmadıkları yaralara üzülürler.

Kadınlar kendilerini güldüren erkekleri severler lafı palavradır. Kadınlar sadece sevdikleri erkeklere gülerler.

Akıllı bir  kadın pireyi deve yapar ama öküzden birşey yapamayacağını bilir.

Din kitapları tanrının önce  Adem peygamberi, sonra da onun kaburga kemiğinden kadını yarattığını yazar. Kıskançlık o zamandan başlamış. Havva anamız her sabah erkenden uyanıp Adem peygamberin kaburga kemiklerini sayarmış.

Başarılı her erkeğin arkasında hayretler içinde kalmış bir kadın vardır.

(Lütfen bana biriniz çamaşır makinasına bir çift çorap atıp neden bir tekinin çıktığını anlatırsa çok sevinirim.)

Bizim millet alemdir. Starbucks'ta 15 liraya plastik kapta sunulan kahveye ses çıkarmaz simit alırken pazarlık yapar.

Her lokantada yemek yenmiyor. Bu salata kahverengi dedim. "Yeşil istiyorsan ciğer söyleseydin abi" dediler.

Temel vejeteryan olmuş. Kurban bayramında ağaç kesmiş.

Bu çoook sevdiğimbir fıkradır:(soru sormak için soran münasebetsizlere) Nasrettin Hoca'ya birgün birisi "Hocam helada sakız çiğnesem günah olur mu?" diye sormuş. " Hayır olmaz" demiş hoca. "Olmaz da bir gören olsa bok yiyorsun zanneder"

(Nayloncalar ara sıra devam edecek)
ZOR ŞEY BE YAŞLANMAK...

Hevesleniyor bir kahve  içiyorum midem yanıyor. Hüzünleniyorum içki içiyorum içim yanıyor. Bir sigara yakıyorum sanki dünyayı sırtıma yüklemişler gibi hissediyorum. Badem çiçekleri açıyor aklıma güzel günlerim geliyor, sol kolum uyuşuyor.

Her gecen gün başka bir kötü haber okuyor veya iç parçalayan bir resim görüyorum. Can dostlarım birer birer kaybolup  gidiyorlar. Her seferinde  daha yalnız kaldığını hissediyor insan. Her cenazede kendinden bir parça gömdüğünü biliyor. Her geçen yıl özlediklerimizin sayısı büyüyor, katlanıyor, artıyor. Belki de yaşlandıkça insanın omuzları bu yüzden çöküyor. Bu kadar hasretin, bu kadar özlemin ağırlığı taşımak kolay değil. Yalnız kalma korkusu yedi yaşında da ürkütücü yetmiş yaşında da.

Ömür geçtikçe insan yediklerini de hazmedemiyor, gördüklerini de yaşadıklarını da.

Hayata sarılmak, ayakta kalmak için o kadar çırpınıyorum ki. Anam görse yüreği parçalanırdı.☺☺☺

Gitmekte zor kalmakta zor yani...

Zor şey be yaşlanmak...