18 Ağustos 2015 Salı
HALA ÖLMEDİM
Bazı günler sigaramı sigara tablasına basıp söndüremeyecek, televizyonun kumandasına basıp kapatamayacak kadar yorgun hissediyorum kendimi.
Vodka şişeleri, bira şişeleri, Antik kırmızı şarap, rengarenk teneke bira kutuları, hiç bu kadar güzel görünmemişlerdi gözlerime daha önceleri.
Ama şimdi aramızda inanılmaz bir dostluk oluştuğunu düşünüyorum. O kadar ki birbirimizi bir akşam bile görmesek, bir özlüyoruz, bir özlüyoruz ki.
Gabriel Garcia Marquez “Yalnız içen, yalnız ölür” diyor, “Yüz yıllık Yalnızlık” kitabında.
Yalnız içmeye devam ediyorum.
lingo,lingo şişeler yani!
Hala ölmedim iyi mi?..
30 Temmuz 2015 Perşembe
KISKANDIM
Birkaç gün önce dünyanın başına bela olan, turizmin, sonunu getiren, insanları acaip tembelleştiren, obezleştiren, adeta yerlerinden kalkamayacak hale getiren, “Her şey dahil” konseptine hizmet veren dev bir otele gitmek zorunda kaldım.
Bahsettiğim otelin genel müdürünü çok sevdiğim için nazik davetini kıramadım. Bana telefon açtı, o davudi sesiyle” Çok özledim abi seni yav”dedi. “Bak sezon açıldı artık tenis falan da oynayamıyoruz. Gel iki kadeh atalım, dertleşelim, konuşalım” diye devam etti.
Otelin lobisinde buluştuk, kucaklaştık. “Hadi Abi yukarı çıkıp denize karşı oturalım” dedi. Dilediği gibi yukarı çıktık ve söylediği gibi denize bakan bir masaya oturduk.
“Ne içelim abi” diye sordu. “Sen ne istersen, benim için fark etmez canım” dedim. “Rakı içelim o zaman” dedi. “Tamam sen bilirsin” dedim
Tabi, kocaman genel müdür, bir anda masamız bize hizmet vermek için çırpınan garsonlar tarafından donatıldı. İçmeye, yemeye başladık.
Senelerce yurt dışında aynı mesleği icra ettiğimden epey bir otelden, müşterilerden, problemlerden falan konuştuk. Yasemin’i ve beni yakından tanıdığından, aramızda ki sevgiyi, onun ölümünün beni ne kadar sarstığını bildiğinden konuyu hiç oraya getirmemek için elinden geleni yapıyordu M. Bey
Birazdan canlı müzik başladı. Orkestra üyeleri genellikle yaşlı müzisyenlerden oluşan gurup tangolar, valsler falan çalmaya başladılar. Açık büfede tıkınmadan başka sey düşünmeyen daha doğrusu düşünemeyen müşteriler değil dans edecek, ayağa kalkacak durumda olmadıklarından, müzisyenler kendileri çalıp kendileri dinliyorlardı.
Bu epey bir zaman devam etti, Sonra güzel bir vals çalmaya başladılar. Birden piste iri yarı, yakışıklı 50 yaşlarında kırmızı tişörtlü bir adam ve tekerlekli sandalyede oturan, saçlarını topuz yapmış sarışın, adamla hemen hemen aynı yaşlarda, devamlı gülümseyen bir kadın çıktı ve dans etmeye başladılar.
Adam büyük bir ustalıkla tekerlekli sandalyeyi, müziğe müthiş uydurarak döndürüyor, ikisi de son derece mutlu gülerek,kahkahalar atarak vals yapıyorlardı. O kadar güzel dans ediyor, o kadar eğleniyorlardı ki. Hiç kimse umurlarında değildi. Gözleri birbirlerinden başkasını görmüyordu ki.
Onları hayranlıkla seyrederken istemesem de düşüncelerim beni her zaman ki gibi 9 Eylül Üniversite Hastanesine götürdü.
Yeşil gözlü güzel kadını ilk defa tekerlekli sandalyeye oturtunca çok zoruma gitmişti. O kendini büyük bir gururla taşıyan, uzun boylu yapılı, mankenlere taş çıkaracak kadar güzel yürüyen asil kadınımı, ruhsuz bir tekerlekli sandalyeye oturtup itmek, çok ama çok zoruma gitmişti. Onun hesabına çok üzülmüştüm.
Sonra günler geçti. Bu defa Allahım ne olur sevgilim şu hasta yatağından kalksın, serumlarından, oksijen maskesinden kurtulsun, onu tekerlekli sandalyeye oturtup, biraz şu hastane odasından çıkarıp, dışarıda bahçede dolaştırıp, temiz hava almasını nasip et diye dua etmeye başladım. Yani o başlangıçta kınadığım tekerlekli sandalye bir kurtarıcı olarak gözükmeye başladı gözlerime.
Ben hayatım boyunca o sandalyeyi itmeye razıydım. O güzel kadını o sandalyeye taşımaya, o sandalyeden yatağına veya istediği her yere taşımaya razıydım. Ölene kadar, kollarım, belim tutmayıncaya kadar ona sahip çıkmaya razıydım.
Ona o sandalyede otururken son aylarda yaptığım gibi, kitaplar okumaya, hikayeler, fıkralar anlatmaya, şarkılar türküler söylemeye razıydım.
O vals yapan güzel yürekli çifti lokanta ki insanlar oturdukları yerden hüzünle veya hüzünlü bir gülümsemeyle seyrettiler.
Ben kıskandım. Allah bilir kıskandım mutluluklarını. O adamın yerinde olmayı, o sandalyede sevgilimi oturtup onunla dans etmeyi, ne kadar isterdim tahmin dahi edemezsiniz. Bütün yorgunluğumu onun ağzından çıkan bir” Güven” kelimesi alıp götürüverirdi.
“Neden yüzün, gözlerin değişti birden abi” diye sordu M. Bey. “Boşver canım dedim. “Sadece aklıma bir şeyler geldi. Birden bazı şeyleri hatırladım da” diye cevap verdim.
“Söyle abi” dedi buraya dertleşmeye geldik. “Boşver canım be dedim, o kadar da önemli değil”.
Sonunda o kadar ısrar etti ki sizlere burada yazdığımı ona anlatmak zorunda kaldım.
Hiçbir şey söylemeden beni dinledi. Ben bitirince yerinden kalktı. Yanıma geldi “Canım abim” dedi Boynuma sarıldı.
Çok ağladı çok, beni de ağlattı.
Anlattığıma pişman etti beni yani!!!
BİZ CENNETTE YAŞAMAYI TERCİH ETTİK
İşte burası Roma, bu da yeşil gözlü güzel kadın. Hep sevdiğim ve ölene kadar seveceğim insan. Son seyahatimiz bu bizim.Sonra o tek başına seyahate çıktı. Nereye gittiğini bilmiyorum, onu nerede arayacağımı da.Her yere beraber giderdik biz.
BİZ CENNETTE YAŞAMAYI TERCİH ETTİK
İnanın defalarca karar veriyorum artık bizim hakkımızda yazmamaya. Ama dönüp dolaşıp yine yazmaya başlıyorum. Çünkü Yasemin hakkında yazmaya doyamıyorum, duramıyorum ki.
Deliler gibi, birlikte yaşadığımız 32 güzel yılı düşünüyor neredeyse her günü hatırlamaya, didik didik etmeye çalışıyorum. Bir hatasını arıyorum güzel gözlümün. Beni üzdüğü, kırdığı bir anı bulmaya çalışıyorum. “İyiydi hastı ama şu tarafı da çekilmezdi” diyebileceğim bir şeyler arıyorum, biraz rahatlamak, biraz olsun acım hasretim azalsın diye.
Ama yok ki.
Bir insan bu kadar mı güzel, bu kadar mı yaratıcı, bu kadar mı ölçülü, bu kadar mı fedakar, bu kadar mı eşine sadık, bu kadar mı dürüst, bu kadar mı asil, bu kadar mı tevazü sahibi olur, olabilirmiş.
Neden hala yazıyorum? Çünkü her geçen gün Yasemin’in ne kadar farklı ne kadar bulunmaz biri olduğunu daha iyi anlıyorum da o yüzden.
Hayatımda ilk defa bu kadar uzak kaldım sevgilimden.
Kendimi adeta sudan çıkmış bir balık gibi hissediyorum. Hani balık sudan çıkarılıncaya kadar içinde bulunduğu suyun kendi hayatı için ne kadar önemli olduğunu anlamaz da sudan çıkarılınca çırpınmaya başlar ya, işte bende kendimi işte öyle hissediyorum.
Aynen öyle işte.
Son 9 aydır etrafımda ki insanları biraz olsun inceleme fırsatı buldum. Bir takım insanlarla tanıştım, arkadaşlık kurmaya, yeni hayatıma alışmaya çalıştım falan.
Kimseye karşı duygusal olarak ne ilgi ne de yakınlık duyabildim. Arada o kadar fark var ki.
Yasemin öyle bulunmaz, öyle erişilmez bir insandı ki. ( Zaten güzel bir Rus kızcağızla tenis oynadım, fotoğraflar çektirdim diye beni bir çarmıha germediğiniz kaldı, “sizi gidi gericiler sizi” Rahmetli Erbakan’ın dediği gibi)
Geçenler de bankaların birisinde bir işim vardı. Daha önce de yazdığım gibi Marmaris’te herkesin tanıdığı sevdiği insanlarız. Benim işlemimi yapan kız gözleri dolu dolu bana”Güven Bey Yasemin Hanım bankamıza daha kapıdan girdiğinde bankaya güneş doğmuş gibi olurdu. Onu biz çok özlüyoruz Allah size sabır versin” dedi.
Biliyormusunuz, birkaç gün önce mağazamıza elindeki bavulu çekerek gencecik bir kız geldi. Hava alanından geliyormuş, İstanbuldan. “Eşinizin ölüm haberini otobüste aldım, sizi görmeye geldim dedi ve ağlamaya başladı”
Elimden geldiği kadar onu teselli etmeye çalıştım. 2 sene önce mağazamıza gelmiş ve Yaseminle tanışmış sadece 20 dakika oturup konuşmuşlar hepsi bu.
İşte Yasemin kısacık bir sürede bile, insanları güzelliği ile, güler yüzüyle, hanımefendiliği ile, kişiliği ile bu kadar etkileyen birisiydi. O kızcağız 20 dakikada bu kadar etkilenmiş. Birde beni düşünün 32 yıl.
İzmir, 9 Eylül Hastanesi onkoloji bölümünde Yasemin’in tedavisi ile bire bir ilgilenen uzman doktor E. Hanım bana mesaj yollamış “Acınızı paylaşıyorum,yazılarınızı okuyorum. Yasemin Hanımı ben unutamıyorum. Allah sizin yardımcınız olsun” diye
En yakın arkadaşlarım artık yazmama mı, hatta profesyonel tedavi görmemi öneriyorlar. Yani kendime bir psikolog bulmamı tavsiye ediyorlar.
Evet, kabul ediyorum bazen çok duygulu, üzüleceğiniz yazılar yazıyorum, çünkü bazı günler kalbim o kadar Yasemin’le doluyor ki artık kaldıramıyor, bir pencere açmak veya aralamak zorunda kalıyorum. Elimde değil dayanamıyorum. Duygularım taşıyor, kontrol edemiyorum.
Ama ben yazılarımın tümünü sadece acımdan, hasretimden yazmıyorum ki.
Okurlarıma inanılmaz bir eşim olduğunu, onlara güzel, sevgi dolu, huzurlu bir beraberliğin vereceği mutluluğu başka hiçbir yerde bulamayacaklarını, dünyada ki belki de en önemli şeyin kendileri için çarpan bir kalbin olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Sizler bana gönderilen mesajlardaki, mutsuzluğu, yalnızlığı, kaybolmuşluğu, umutsuzluğu bilemezsiniz. Ben bu yazılarımla biraz olsun yol göstermeye ışık tutmaya çalışıyorum.
İnsan birisini bir saat görmezse özler mi. Bir saat sonra tekrar birbirlerini gördüklerinde sanki günlerdir haftalardır ayrılarmış gibi birbirine sarılır mı?
Her sabah uyandığında birbirinin gözlerinin içine bakınca, 32 yıl sonra da olsa, hala ilk tanıştıkları gün gibi heyecan duyar mı.
Duyar işte, duyar işte, duyuyor işte. Yazıyor, yazıyor işte bunları anlatmaya çalışıyorum. İnsana, bir güzel insan, biraz fedakarlık, karşılıklı güven ve hoşgörü yetiyor kendi cennetini yaratmaya.
O elinizdeki veya kafanızdaki yazan listede tasarladığınız ideal sevgiliyi kim kaybetmişte siz bulacağınızı zannediyorsunuz. İnsanlar o ideal sevgiliyi, ideal birlikteliği birlikte yaratırlar. Çok çalışmaları gerekir çok. Fırsat bulduğunuzda “Hala vakit varken” yazımı okuyun da görün mutlu bir birliktelik için neler yapmak, ne kadar çalışmak gerektiğini.
Bizim yeşil gözlü güzel kadınla aramızda inanılmaz bir sevgi ve saygı vardı. İşte bu sevgi ve saygı hayatımızda inanılmaz bir enerji yaratıyordu. Biz bu enerji ile Marmaris’te harikalar yarattık. Her projemiz, her yaptığımız mekan uluslar arası başarı kazandı, insanlar hayran kaldılar. Neden? Çünkü; biz işte o birbirimize duyduğumuz sevginin yarattığı o inanılmaz enerjiyi aramızda oluşturacağımız saçma sapan problemler için harcamak yerine, dünyayı ve dünyamızı güzelleştiremeye harcadık.
Sadece Marmaris’te yaşayan insanları değil, dünyanın birçok yerinden Marmaris’i ziyaret eden insanları mutlu ettik ve o mutluluk bize büyüyerek dolu dolu geri döndü.
İnanın bana insanın cennetini de cehennemini de yaratması kendi ellerinde, kendi tercihi.
Biz cennette yaşamayı tercih etmiştik.
BİZ CENNETTE YAŞAMAYI TERCİH ETTİK
İnanın defalarca karar veriyorum artık bizim hakkımızda yazmamaya. Ama dönüp dolaşıp yine yazmaya başlıyorum. Çünkü Yasemin hakkında yazmaya doyamıyorum, duramıyorum ki.
Deliler gibi, birlikte yaşadığımız 32 güzel yılı düşünüyor neredeyse her günü hatırlamaya, didik didik etmeye çalışıyorum. Bir hatasını arıyorum güzel gözlümün. Beni üzdüğü, kırdığı bir anı bulmaya çalışıyorum. “İyiydi hastı ama şu tarafı da çekilmezdi” diyebileceğim bir şeyler arıyorum, biraz rahatlamak, biraz olsun acım hasretim azalsın diye.
Ama yok ki.
Bir insan bu kadar mı güzel, bu kadar mı yaratıcı, bu kadar mı ölçülü, bu kadar mı fedakar, bu kadar mı eşine sadık, bu kadar mı dürüst, bu kadar mı asil, bu kadar mı tevazü sahibi olur, olabilirmiş.
Neden hala yazıyorum? Çünkü her geçen gün Yasemin’in ne kadar farklı ne kadar bulunmaz biri olduğunu daha iyi anlıyorum da o yüzden.
Hayatımda ilk defa bu kadar uzak kaldım sevgilimden.
Kendimi adeta sudan çıkmış bir balık gibi hissediyorum. Hani balık sudan çıkarılıncaya kadar içinde bulunduğu suyun kendi hayatı için ne kadar önemli olduğunu anlamaz da sudan çıkarılınca çırpınmaya başlar ya, işte bende kendimi işte öyle hissediyorum.
Aynen öyle işte.
Son 9 aydır etrafımda ki insanları biraz olsun inceleme fırsatı buldum. Bir takım insanlarla tanıştım, arkadaşlık kurmaya, yeni hayatıma alışmaya çalıştım falan.
Kimseye karşı duygusal olarak ne ilgi ne de yakınlık duyabildim. Arada o kadar fark var ki.
Yasemin öyle bulunmaz, öyle erişilmez bir insandı ki. ( Zaten güzel bir Rus kızcağızla tenis oynadım, fotoğraflar çektirdim diye beni bir çarmıha germediğiniz kaldı, “sizi gidi gericiler sizi” Rahmetli Erbakan’ın dediği gibi)
Geçenler de bankaların birisinde bir işim vardı. Daha önce de yazdığım gibi Marmaris’te herkesin tanıdığı sevdiği insanlarız. Benim işlemimi yapan kız gözleri dolu dolu bana”Güven Bey Yasemin Hanım bankamıza daha kapıdan girdiğinde bankaya güneş doğmuş gibi olurdu. Onu biz çok özlüyoruz Allah size sabır versin” dedi.
Biliyormusunuz, birkaç gün önce mağazamıza elindeki bavulu çekerek gencecik bir kız geldi. Hava alanından geliyormuş, İstanbuldan. “Eşinizin ölüm haberini otobüste aldım, sizi görmeye geldim dedi ve ağlamaya başladı”
Elimden geldiği kadar onu teselli etmeye çalıştım. 2 sene önce mağazamıza gelmiş ve Yaseminle tanışmış sadece 20 dakika oturup konuşmuşlar hepsi bu.
İşte Yasemin kısacık bir sürede bile, insanları güzelliği ile, güler yüzüyle, hanımefendiliği ile, kişiliği ile bu kadar etkileyen birisiydi. O kızcağız 20 dakikada bu kadar etkilenmiş. Birde beni düşünün 32 yıl.
İzmir, 9 Eylül Hastanesi onkoloji bölümünde Yasemin’in tedavisi ile bire bir ilgilenen uzman doktor E. Hanım bana mesaj yollamış “Acınızı paylaşıyorum,yazılarınızı okuyorum. Yasemin Hanımı ben unutamıyorum. Allah sizin yardımcınız olsun” diye
En yakın arkadaşlarım artık yazmama mı, hatta profesyonel tedavi görmemi öneriyorlar. Yani kendime bir psikolog bulmamı tavsiye ediyorlar.
Evet, kabul ediyorum bazen çok duygulu, üzüleceğiniz yazılar yazıyorum, çünkü bazı günler kalbim o kadar Yasemin’le doluyor ki artık kaldıramıyor, bir pencere açmak veya aralamak zorunda kalıyorum. Elimde değil dayanamıyorum. Duygularım taşıyor, kontrol edemiyorum.
Ama ben yazılarımın tümünü sadece acımdan, hasretimden yazmıyorum ki.
Okurlarıma inanılmaz bir eşim olduğunu, onlara güzel, sevgi dolu, huzurlu bir beraberliğin vereceği mutluluğu başka hiçbir yerde bulamayacaklarını, dünyada ki belki de en önemli şeyin kendileri için çarpan bir kalbin olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Sizler bana gönderilen mesajlardaki, mutsuzluğu, yalnızlığı, kaybolmuşluğu, umutsuzluğu bilemezsiniz. Ben bu yazılarımla biraz olsun yol göstermeye ışık tutmaya çalışıyorum.
İnsan birisini bir saat görmezse özler mi. Bir saat sonra tekrar birbirlerini gördüklerinde sanki günlerdir haftalardır ayrılarmış gibi birbirine sarılır mı?
Her sabah uyandığında birbirinin gözlerinin içine bakınca, 32 yıl sonra da olsa, hala ilk tanıştıkları gün gibi heyecan duyar mı.
Duyar işte, duyar işte, duyuyor işte. Yazıyor, yazıyor işte bunları anlatmaya çalışıyorum. İnsana, bir güzel insan, biraz fedakarlık, karşılıklı güven ve hoşgörü yetiyor kendi cennetini yaratmaya.
O elinizdeki veya kafanızdaki yazan listede tasarladığınız ideal sevgiliyi kim kaybetmişte siz bulacağınızı zannediyorsunuz. İnsanlar o ideal sevgiliyi, ideal birlikteliği birlikte yaratırlar. Çok çalışmaları gerekir çok. Fırsat bulduğunuzda “Hala vakit varken” yazımı okuyun da görün mutlu bir birliktelik için neler yapmak, ne kadar çalışmak gerektiğini.
Bizim yeşil gözlü güzel kadınla aramızda inanılmaz bir sevgi ve saygı vardı. İşte bu sevgi ve saygı hayatımızda inanılmaz bir enerji yaratıyordu. Biz bu enerji ile Marmaris’te harikalar yarattık. Her projemiz, her yaptığımız mekan uluslar arası başarı kazandı, insanlar hayran kaldılar. Neden? Çünkü; biz işte o birbirimize duyduğumuz sevginin yarattığı o inanılmaz enerjiyi aramızda oluşturacağımız saçma sapan problemler için harcamak yerine, dünyayı ve dünyamızı güzelleştiremeye harcadık.
Sadece Marmaris’te yaşayan insanları değil, dünyanın birçok yerinden Marmaris’i ziyaret eden insanları mutlu ettik ve o mutluluk bize büyüyerek dolu dolu geri döndü.
İnanın bana insanın cennetini de cehennemini de yaratması kendi ellerinde, kendi tercihi.
Biz cennette yaşamayı tercih etmiştik.
İSYAN
Eşimi kaybettikten sonra herkes kendine göre bana bir şeyler anlattı, bir şeyler söyledi son 9 ayda.
Bunlardan birisi “Allah sevdiklerini erkenden alırmış yanına” hadi bu neyse.Bağrımıza taş basıp kabul edelim.
İkincisi; Eğer Allah’ın bir kulu başka bir kulunu Allah’tan fazla severse, Allah sevdiğini o kulun elinden alır, o kulunu yalnız yaşamaya mahkum edermiş.
Bu hiç kabul edemeyeceğim bir cezalandırma şekli. Allah kendi yarattığı kulunu nasıl kıskanır ki.
Sonuncusu; Allah’ın kullarını denemesi, imtihan etmesi.
İşte buna ne dayanabiliyor, ne de bunu kabullenebiliyorum.
Allahın insanları imtihan etmesi, denemesi, bu kadar mı gaddar bu kadar mı acımasız olur.
O henüz 52 yaşında, sevdiği, hoşlandığı müziği duyduğunda, yüzünde ki o güzel gamzelerini ortaya iyice ortaya çıkararak, melekleri kıskandıracak gülüşüyle, kendinden geçip inanılmaz zevk alarak oynayan, dans eden, dünya güzeli kadının, ayaklarının üstünde duramaması, kolunu bıraktığımda sendelemesi, düşmesi mi, kendi başına iki adım bile atamaması, nefes nefese kalması mı Allah'ın imtihanı, Allah'ın adaleti?
O güzelim harika tablolar yaratan, incecik parmakların artık ismini bile yazamayacak kadar körelmesi, hareket kabiliyetini yitirmesi midir Allah’ın imtihanı, adaleti?
Nedir bu böyle, önce verip, sonra geri almak? Bir çeşit oyun mu bu?
Allah kendi yarattığına nasıl bunu layık görür, nasıl kıyar, nasıl bu kadar eziyet eder, acı çektirir ki?
Siz evlatlarınıza bunu yapar mısınız? Yapabilirmisiniz?
Bir yerlerde bir şeyler çok yanlış ve çok acı verici.
Artık hiç anlamıyorum, anlamaya da çalışmıyorum.
Bıraktım yani.
Sabretmekten, sabretmeye çalışmaktan, kabullenmeye uğraşmaktan yoruldum artık.
Ne olacaksa olsun.
İnceldiği yerden kopsun.
Kopsun be!!!
Kopsun.
SENİ SEVİYORUM
Akşamları restoranımızı ve mağazamızı kapattıktan sonra, o her köşesini dantel gibi işlediğimiz, inanılmaz emek vererek, alın terimizle inşa ettiğimiz muhteşem evimizin terasında, yorgun ayaklarımızı uzatır, yorgunluğumuzun tadını çıkarırdık yeşil gözlümle.
Elele, kucak kucağa, cırcır böceklerini dinler, etrafımızı çepeçevre saran çam ağaçlarının, bahçemizden yayılan yasemin ağaçlarının kokusunu içimize çeker, yıldızları seyrederdik. Sıcak ama çok güzel yaz gecelerinde.
Sevgilim birden yemyeşil gözlerini gözlerime diker “Seni öyle seviyorum ki Güven” derdi.
“Nereden icabetti, şimdi sevgin mi kabardı” diye sorar, şakacıktan, gülerdim. “Bilmem, içimden geldi, her şey o kadar güzel ki korkuyorum” derdi.
Sesinde gökyüzünü yıldızları, denizleri, yelkenlileri, arı kuşlarını, hissederdim. Vücudumun en erişilmez yerlerine kadar oksijenin yayıldığını, gözlerimin ışıl ışıl yandığını hayata bağlandığımı, hayata sarıldığımı, yapıştığımı hissederdim. O bana “Seni o kadar seviyorum ki Güven” dediğinde. Bana yeni bir dünya veriyor, usulca yeni bir dünya koyuyor kucağıma gibi hissederdim.
Sonra “Bende seni çok seviyorum” der o dünyayı, o gökyüzünü, yıldızları arı kuşlarını her şeyi ona uzatırdım. Sonra dünyamızın bir ucundan ben, bir ucundan o tutar. Sırtımızı dağlara verir havuzun üstünde ve etrafında uçuşan sevimli yarasaları seyreder, gece kuşlarını dinlerdik.
O sıcak ama güzel yaz gecelerinde, o sihirli terasımızda, yorgun ama mutlu gövdelerimizin üstüne yıldızlar yağar sırılsıklam olurduk. Gözlerimiz gökyüzü dolar, ışıl ışıl bakardık birbirimize, öpüşürdük.
ACI MI HİÇBİRŞEY Mİ???
Yasemin’imi kaybettiğimde sanki artık bu dünyada değildim, sadece ağlıyordum. Çünkü sadece göz yaşlarım kalmıştı. Bütün sinirlerim eklemlerim uyuşmuştu. Kolumu kesseler kanım akmaz diye düşünüyordum. Kanımın damarlarımın iyice içine çekildiğini, damarlarımda donduğuna emindim sanki beni bir zehirli engerek ısırmış gibi.
Hastanelerde son bir buçuk sene veya 18 ay öyle yıpranmıştım ki, hala yaşadığıma bile inana sım gelmiyordu. Tükenmiştim yani. Sanki insanlıkla alakam kalmamıştı. Bir de sonunda sevgilimi yitirince kendimi tamamen dibe çökmüş gibi hissetmiş, ama bütün bunlara rağmen profesyonel bir tedaviyi, yatıştırıcıları, anti depresyon ilaçlarını reddetmiş, bir tane bile almamış, yutmamıştım. Ne kadar ısrar ederlerse etsinler, ne kadar baskı koyarlarsa koysunlar istememiştim, elim varmamıştı, gitmemişti.
“Ben” dedim “32 yıl sevgi ile yaşadım. Yeşil gözlü güzel kadın bana 32 yıl o ilahi sevgiyi sundu, bana bir cennet yarattı. Ben bu acıyı çekerim, çünkü o bunu hak etti. Onun acısı da sevgisi kadar kutsal, sevgisi kadar güzel. Ben o sizin çok önerdiğiniz, uyuşturucularla, kimyasallarla vücudumu doldurup bu evreyi yarı uyuyor yarı uyanık geçiremem. O bunu hak etmiyor. Ben bu acıyı çekerim, en küçük zerresini bile hissetmek istiyorum. Beni lütfen hiç zorlamayın, ama size zor geliyorsa buyurun, sizler ne isterseniz kullanabilirsiniz ama beni benim acımla yalnız bırakın” dedim.
Çok zor dakikalarım, saatlerim, günlerim aylarım oldu ama geri adım atmadım. Hala da kendime gelmiş değilim ama ne olursa olsun sonuna kadar bu acı ile yaşamaya kararlıyım.
Yeşil gözlü güzel kadın bu direnmeme saygı duydu, kulağıma fısıldayarak, ellerimi okşayarak, hatta neredeyse bazen çok yorulduğumda o güzelim parmaklarıyla bilgisayarımın harflerine basarak bana “Yasemin, bak yeşil yeşil” diye bir kitap ve sizlere hitaben yüze yakın yazı yazdırdı.
Eğer, tavsiye edildiği gibi ben o yatıştırıcıları, anti depresyon haplarını, o kimyasalları vücuduma doldursaydım, o ilaçlar kalbimin etrafına yalancı bir duvar örer, belki de yeşil gözlü kadın benim bu utanılacak davranışımı affetmez, beni tamamen terk eder, ne o kitap ne de o yazılar yazılırdı.
Ben iyiyim dostlarım. Bazı günler çok üzülüyor çok yoruluyorum ama iyiyim. Acılarımı da zevk edinmedim, merak etmeyin, endişelenmeyin. Bu böyle ne kadar devam eder, işte o yeşil gözlü güzel kadına bağlı. Ona o kadar inanıyor ve onu o kadar seviyorum ki, onun bana “Tamam sevgilim hadi toparlan, yeni bir hayata başlama zamanın geldi” diyeceğini günün geleceğini biliyorum ve bekliyorum.
Cünkü o beni, bana kıyamayacak kadar severdi, çok severdi
NEREDE BAŞLADIĞI NEREDE BİTTİĞİNİ ANLAYAMADIĞIM BİR YAZI
Netsel marinada ki mağazamda oturuyorum. Allahıma şükürler olsun burası hala Yasemin’in tabloları, Yasemin’in kokusu, Yasemin’in ruhuyla dolu
“Yaş 69 ha” diye düşünüyorum. İçimdeki huzursuzluk ne azalıyor ne tükeniyor. Birden bu kadar yaşlandığıma inanamıyorum. İnsan yalnız kalınca herhalde birden yaşını başını hissetmeye başlıyor. Halbuki ben yaşlılığımla, yaşlanmamla dalga geçen bir insandım. Hatta “Moruk ve Ötesi” ismini verdiğim basılmış bir kitabım bile var.
Kendimi o kadar korumasız ve yalnız hissediyorum ki neredeyse yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibiyim, o kadar yıl sonra. Ayaklarımda ki güç kayboluveriyor ve devamlı yalpalıyorum, dedim ya yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi. Veya yükünü almış bir sarhoş, hangisi hoşunuza giderse.
32 yıl sevdiğimle öyle yoğun bir aşk yaşamışım ki gözlerim başka bir şey görmemiş. Başka bir şey görmeye zaten ihtiyaç duymamışım. Dünyanın ne kadar değiştiğini hiç fark etmemişim. Yalpalayıp durmam bu yüzden. O küçücük çocuk nasıl korka korka yürümeye çalışıyorsa bende neredeyse hiç tanımadığım veya çok az tanıdığım bu yeni düzene korka korka alışmaya çalışıyorum.
Buradan çıktıktan sonra ne yapacağımı bilmiyorum, nereye gideceğimi de.
İnsanın yalnız kalması, yalnız bir hayata alışmaya çalışması ne kadar da zormuş. Paylaşmadan yaşamaya çalışmak tuzsuz ekmek yemeye benziyor. O kadar alışmışım ki “bak şuna, ya şuna bakar mısın sevgilim” demeye.
Son zamanlarda en fazla kendi kendimle konuştuğumu fark ettim. Bazen anlaşıyorum, bazen tahammül edemiyorum aramızda ki konuşmalara. Sonunda hiç değilse bir kavga çıkmadan iki tarafı da susturmayı öğrendim. Bazen üçlü dörtlü tartışmalarda olabiliyor.
En sevdiklerim, veya en sevdiğimi zannettiklerime dahi tahammülüm yok. O kadar çabuk sıkılıyorum ki herkesten, her şeyden.
Demek ki yalnızlık böyle bir şey. İnsan kendi demir parmaklıklarını kendisi monte ediyor.. kendi hücresini yine kendisi hazırlıyor. Belki de acayip bir kaçış bu. Belki de insanın kendinden kaçması veya kendine kaçması..
Duygularım o kadar yoğun ki neyin neden olduğunu, niye olduğunu, nasıl başladığını, niye başladığını anlamaya imkan yok.
Bilmem bu şekilde yaşamak ne kadar daha sürer. Ama böyle bir hayat tarzının bana zarar verdiğini, vücudumun , kemik yapımın, suratımın, yürümemin, oturup kalkmamın, değiştiğini, yüzümdeki ifadenin gözlerimdeki mutsuzluğun derinliğinin farkındayım ama içimden bu gidişe hiçbir şey yapmak gelmiyor.
Sanki bir şeyler beni tutuyor, zincirliyor ve ben bu tutulmaya ve zincirlenmeye dünden razıyım.
Yeni yepyeni bir hayata, yeni yepyeni bir insana katlanacak, alışacak gücüm yok. Zamanımda yok artık. Bu hasret böyle devam ederse sonum olacağını biliyorum. İyileşeceğimden de emin değilim. İyileşmem çölde ne kadar zaman susuz kalmama bağlı gibi. İş işten geçtikten, organlar iflas ettikten sonra su değil bir şelale bile olsa hiçbir fayda sağlamayacağını biliyorum.
Bu kadar acı niye. İlle de yaşama sarılmak ille de her şeye yeniden başlamak, yeni bir hayat kurmak o kadar mı şart.
İnsanın anıları temel taşları gibi. İnsanın bu yaşlarda dünyadaki en değerli varlığını kaybetmesi 32 yılda inşa ettiği o güzel evinin tepesine yıkılması gibi bir his.
Diyelim ki yeniden inşa ettim o evi. Nereye gitti o 32 yıl. Yeni yaptığım o ev bana yeni ve yabancı olmayacak mı? Yeni anılar biriktirmem, temel taşlarını oturtmam için bir 32 yıl daha yaşıyabilirmiyim.
Eski anılarınız size yeni bir yaşam şansı vermiyorlar ki
Yani daha bayağı bir ifadeyle iki, ucu boklu bir sopa tutuyorsunuz elinizde. Hangi uca bakarsanız bakın dokunmak gelmiyor içinizden. Nazım Hikmet’in dediği gibi “Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında kalması”
Ne kendinizi kendinize, ne de kendinizi başkasına anlatabiliyorsunuz. Yine Nazım’ın dediği gibi “Ve bilirmisin ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması. “Ben” diyip susması “Sen” diyip ağlamaklı kalması.
Bu gün hala delirmediysem belki de en önemli sebebi sizlersiniz, beni okumanız, beni dinlemeniz, bana inanmanız ve bana geri dönmeniz.
İşte, anlatabileceklerim bu kadar, anlayabildiğim kadarı da bu.
İyi ki varsınız.
Öpüyorum hepinizi, ciddi ciddi öpüyorum.
İnternet Mahir’le aramızda bir fark kalmadı gibi.
I kiss you!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






