12 Kasım 2015 Perşembe

BİR ESKİ CEP TELEFONU


Hep birileri oldu hayatımda ve ben hep birilerini sevdim. Onlarda beni sevdiler ama hep ayrıldık sonunda.
Kimisiyle bir gün, kimisiyle bir hafta, kimisiyle bir ay, kimisiyle bir yıl, kimisiyle altı yıl geçirdim. Ama her biriyle sadece 5 dakika sürdü ayrılmamız.
Yasemin’ime rastladığımda 34 yaşındaydım ve kalbim artık nasırlaşmıştı.
O güzel kadın güzelliğiyle, kadınlığıyla, inanılmaz kişiliğiyle, tertemiz pırıl pırıl yüreğiyle işte o nasırlaşmış kalbi yumuşacık yaptı, sevgiyle doldurdu, taşırdı.
Beni kendi içimden çıkardı, dünyayla yeniden tanıştırdı, hayatı ve insanları sevmeyi, sabrı fedakarlığı öğretti.
Kendine aşık bir insanın ne kadar yalnız ve mutsuz olacağını bir tokat gibi vurdu yüzüme. Paylaşmanın güzelliğini gösterdi.
Aslında ben bir cep telefonuydum, o benim şarj aletimdi.
Şimdi geri kalan şarj aleti kaybolmuş bir eski telefon işte.
Ben bunu anlatmaya çalışıyorum yazılarımla. Neden ümitsiz olduğumu ve neden toparlanamadığımı.
İnsan artık bulmasının imkansız olduğunu bile bile kendi şarj aletini arıyor.
Yeni şarj aletleriyle olmuyor ki, uymuyorlar ki!


YASEMİN ÇİÇEKLERİ

YASEMİN ÇİÇEKLERİ

Bu resimde gördüğünüz benim evimin kapısı ve ön duvarları. Büyük bir bahçemiz var yaseminlerle dolu. Her taraf mis gibi yasemin kokuyor gece gündüz. Bakın tam kapımızın önündeki yasemin artık bir ağaç haline geldi ve her sabah kalkıp evden çıkarken kucaklaşıyoruz. Birbirimize günaydın diyoruz eski günlerdeki gibi. Sonra ben izin isteyip dört beş tane çiçeğini alıyorum. Birini kulağımla kafamın arasına yerleştiriyorum. Arabam misler gibi yasemin kokuyor Marinaya gidinceye kadar.

Marinada ki mağazama geldiğimde küçük bir cay bardağına su doldurup çiçekleri içine koyuyor çalışma masamın üstüne yerleştiriyorum. Sonra da bütün gün o güzel koku ile çalışıp, sevgilimin resminin önünde oturup, size yazılar yazıyorum.

Akşam eve gittiğimde beni yine Yasemin karşılıyor kapıda. Birbirimize iyi geceler diliyoruz. Sonra yine izin alarak bir kaç çiçeğini daha alıyorum. Yatma zamanım gelince, daha önce de sizlere yazdığım gibi o çiçekleri Yasemin’in yastığı üstüne koyuyor sarılıyor ve yasemin kokuları içinde uyuyorum.

İşte bizim hayatımız böyle devam ediyor. Hayat devam ediyor diyorsunuz ya!

Hiç ayrılmamış gibi.

İTİRAF

Kırk ayağım olsa,
Hepsiyle sana koşardım.
Kırk kolum olsa,
Hepsiyle sana sarılırdım.
Kırk kalbim olsa,
Hepsini sana verirdim.
Kırk defa dünyaya gelsem
Yine seni sever,
Yine seninle evlenirdim.



YOĞUN BAKIM

Bu yazımla sizlere daha önce yazdığım gibi blog yazılarımın ilk serisini bitiriyorum. Yani bu yazım eğer nasip olursa yeni yayımlayacağım ”Blog yazıları, Yasemin ve Güven” kitabımın son yazısı olacak.
Bu yazımın okuyanların üzüleceğini biliyorum. Ama bırakın üzülsünler. Sonra iş işten geçtikten sonra benim gibi dizlerini dövmelerinden iyidir, .
Paylaşırsanız sevinirim.
YOĞUN BAKIM
Bu yazım sizi üzecek biliyorum. O yüzden işte bu yazıyı 13 aydır bekletiyordum. Bir türlü elim varmadı paylaşmaya. Sonunda dayanamadım artık. Beni o kadar üzdü ki yazmakta, paylaşmakta inanamazsınız. Her okuduğumda ağlattı ve paylaşmadan önce en az 100 kere okudum, en az!
Televizyon dizilerinden, eski yerli ve yabancı filmlerden bazı ölüm sahneleri eminim aklınızda kalmıştır. Çoğunlukla ölümü beklenen hasta bir yatakta yatar. Etrafında sevdikleri, sevgilisi, çocukları, akrabaları, arkadaşları bulunurlar. Çoğu zaman uzun, acı, gözyaşları dolu bir vedalaşma oluşur. Hasta, eğer konuşabilecek durumdaysa son nefesi öncesi son söyleyeceklerini söyler ve sonunda ölüm gerçekleşir. Üzücü ama güzel, acı ama rahat, duygulu ama insanca bir son yani.
Güzelim Anadolu’mda bir atasözü, bir deyim, bir dua, bir istek vardır. “Allah’ım bana kendi yatağımda bir ölüm nasip et” derler. Bunun ne manaya geldiğini ve ne kadar yerinde olduğunu hastanelerde yaşadığım olaylar bana o kadar güzel anlattılar ki. Önce “Allah kimseye bir yoğun bakım ölümü nasip etmesin” diye, sonra “Allah düşmanıma yoğun bakımda bir ölüm nasip etmesin” diye dualar ettim.
Modern dünyamızda hastanın hayatından artık ümit kesilince o zavallı hemen yoğun bakıma kaldırılıyor. Çok kısa bir süre hastanızın yanına girmenize müsaade ediyorlar. Günün veya gecenin geri kalan bölümünde rahatsınız, haber bekliyorsunuz. Eninde sonunda o beklediğiniz haber size ulaşıyor.
Ne oldu, nasıl öldü, bir şey söyledi mi, konuştu mu, kendinde miydi bunlar artık önemli değil. “Başınız sağ olsun hastayı kaybettik” Hepsi bu. Aslında herkes üzgün ama gizli gizli mutlu. “Neyse bu da sonunda bitti rahatlığı” her ne kadar saklanmaya çalışılıyorsa da o kadar belli ki.
O kadar sevdiğiniz, hayatınız boyunca yanından bir saat ayrılmaya dayanamadığınız, dünya da en değer verdiğiniz, en sevdiğiniz insanı, yoğun bakıma, makinelere ve makineleşmiş doktorların, tekniksiyenlerin eline, merhametine bırakmak zorunda kalıyorsunuz, zorunda bırakılıyorsunuz.
Evet, sevgili dostlarım, doktorların ve en yakınlarımın yoğun ısrarı ve baskısı ile Yeşil Gözlü Güzel Kadını hastalığının son günlerinde yoğun bakıma koyduk. Her gün her fırsatta yanında olmaya, onunla konuşmaya, onu hayata döndürmeye çalıştım. İzin verdikleri sürece. Bu sürenin dışında zorla da girdim yoğun bakıma. Zorla da girdim.
Yasemin’imi nasıl 9 Eylül Hastanesi Onkoloji bölümünde bırakmayıp evine, evimize , Marmaris’e getirdiysem, onu yoğun bakıma koymayı katiyen istemedim. İşler bu hale gelince o kadar çok insan etrafınızı sarıyor ki, kime ne cevap vereceğinizi, neye karar vereceğinize şaşırıp kalıyorsunuz. Bilhassa son aylarda, son haftalarda, son günlerde, yorgunluğunuz hat safhaya ulaşıyor. Artık ne düşündüğünüzü, ne hissettiğinizi bilemiyorsunuz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu algılayamıyorsunuz. Değil mücadele edecek ayakta duracak enerjiniz kalmıyor. Bitiyorsunuz, tükendiğinizi hissediyorsunuz. Minareye çık ve atla deseler, hiç itiraz etmeden çıkıp atlayacak hale geliyorsunuz. İnanın o kadar kötü, o kadar ümitsiz oluyorsunuz.
Canımı, sevgilimi yoğun bakımdan çıkarmak, onu evimize götürmek, veya yoğun bakımdan çıkarıp tekrar normal bir hastane odasına almak, hep yanında olabilmek için o kadar büyük bir mücadele verdim ki inanamazsınız.
Doktorlardan da en yakınlarımdan da hep bir “hayır” cevabı aldım. Ne yaptıysam, ne kadar rica ettiysem, ne kadar yalvardıysam hep aynı cevabı aldım. Hatta ısrarlarım devam edince reaksiyon gösterdiler, saçmaladığımı düşündüler. Kendimi o kadar yalnız, o kadar çaresiz hissettim ki.
Yoğun bakımda ki dördüncü gün Yasemin’in kalp krizi geçirdiği haberi geldi. Hastaneye en kısa zamanda gittim “başın sağolsun” dediler. Yeşil Gözlü Güzel Kadın maalesef hiç hak etmediği bir şekilde, yalnız ve makinelere bağlı öldü. Bana bekli de en ihtiyacı olduğunda, belki de beni en çok görmek istediği an da, ben ne yanındaydım, ne de eli elimdeydi.
Bu şimdi yüreğime köküne kadar saplanmış bir kör bıçak gibi ve ben bu acıyı hayatım boyunca taşıyacağımı biliyorum. Kendimi yaşadığım sürece affetmeyeceğimi, affedemeyeceğimi de biliyorum. Sebep veya sebepler ne olursa olsun, ben bunu Yasemin’e yaptığım bir ihanet, bir alçaklık, inanılmaz bir vefasızlık örneği olarak göreceğim son nefesime kadar, aynen böyle göreceğim. Bunu adım gibi biliyorum.
Eğer bu olayı yeniden yaşama şansım olsa, yemin ediyorum alnıma silah dayasalar ölmeye razı olur, ne olursa olsun sevgilimi yoğun bakıma göndermezdim. Olsun derdim, birkaç gün veya birkaç saat önce ölsün ama benim yanımda ölsün.
Şimdi sizlere rica ediyorum hatta yalvarıyorum. Eğer böyle bir durumla karşı karşıya kalırsanız ne olursa olsun, kim olursa olsun etrafınızdakileri dinlemeyin. Dinleyeceğiniz tek yer kalbiniz olsun. Acıya katlanmayı göze alın. Karşılığında sevdiğinize insanca, sizin yanınızda, hak ettiği bir ölüm şansı tanıyın. Onu paketleyip size geri vermelerine razı olmayın, katiyen olmayın, neye mal olursa olsun olmayın.
Aksi takdir de hayatınızın sonuna kadar kendinizi affetmeyeceğinizi, affedemeyeceğinizi bilin. Ne olur direnin, ne olur direnin. “hayır” deyin.””o kadar seviyorsanız, o kadar istiyorsanız siz gidin yoğun bakıma “deyin.
Yasemin’imi kaybedeli on üç ay olduneredeyse.. Başlangıçta da yazdığım gibi bu yazımı paylaşmaya elim varmadı, yapamadım. Hala o kadar pişman, o kadar üzgünüm ki tahmin dahi edemezsiniz. Ne olur iyi düşünün. Bıçak kemiğe dayanınca kimseyi ama kimseyi dinlemeyin, sakın dinlemeyin.
Beni de affedin, ve benim kendimi affetmem için dua edin.
Çok ihtiyacım var.
O kadar ihtiyacım var ki!
Sevgilime verdiğim sözü tutmadım, tutamadım, çok üzgünüm çok…


DANCING HARRY (DANS EDEN HARRY)


Netsel marinada ki sanat mağazamda yalnız oturuyorum. Bu gün yine inanılmaz, insanı hiç yormayan, yıpratmayan, yakmayan o kadar güzel pırıl pırıl bir güneş var ki dışarıda. Bu günler yabancıların Kızılderili Yazı, bizim Pastırma Yazı dediğimiz günlerin sonu. Kış başlamadan son teselli günleri.
Pavorotti dinliyorum, nasıl güzel söylüyor, nasıl güzel bir orkestra var arkasında. Ne güzel dinlerdik bu muhteşem adamı Yeşil Gözlü Güzel kadınla el ele, nasıl duygulanır, nasıl sarılırdık birbirimize ve nasıl üzülmüştük Pavorotti ölünce. Recondita Armonia’yı söylüyor güzel adam şu anda.
Kanada’dan Türkiye’ye dönüp Marmaris’e yerleşip, iş yerleri açıp karıkoca manyak gibi çalışmaya başlamadan önce, bizde gecelerin zevkini yaşar, lokantalara barlara gider, sahilde el ele uzun yürüyüşlere çıkardık.
İçmeler’de Martı Otel’in sahildeki barında çok iyi bir zenci caz şarkıcısı olduğunu duyunca bir akşam adı geçen bara gittik. İri yarı, kilolu kısa saçlı, 60 yaşlarında, gözlüklü boynunda kocaman gümüş bir muska taşıyan müzisyen hakikaten başarılı birisiydi. Tek başına kendine göre ayarladığı bir ses düzeni yardımıyla mükemmel bir resital veriyordu. Güzelimle birlikte yüzümüzde mutlu bir gülümseme ve hayranlık ifadesiyle adamı izlemeye başladık.
Birden piste en az 75 yaşlarında zayıf kamburu çıkmış, uzunca boylu, dereceli gözlüklü, kısa kıvırcık saçlı bir adam fırladı ve yüzünde dalgın bir gülümsemeyle kendi kendine dans etmeye başladı. Müzisyen şarkısını bitirdikten sonra. Bizlere döndü ve “bayanlar baylar bu dans eden beyin adı Dancing Harry her akşam buraya gelir bir müddet dans eder sonra da bırakır gider. Endişelenmeyin zararsızdır” dedi. Tabi gülüşmeler oldu sağdan, soldan. Müzik tekrar başladı Adam da dansına devam etti.
Birden Yasemin elimi sıktı ve gözlerime baktı. Gözlerinde hiç o güne kadar fark etmediğim bir ifadeyle ayağa kalktı. Gözlerimin içine biraz daha baktı. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp piste çıktı ve adamla dans etmeye başladı. O kadar güzeldi ki.
Lokantada ki insanlar film artistlerine taş çıkaracak kadar, güzel yemyeşil gözlü, arslan yelesi gibi sarı bukle bukle saçlı, uzun boylu, çok iyi giyimli böyle bir kadının, yarı deli bir adamla dans etmesine bir mana veremediklerinden şaşkın şaşkın seyretmeye başladılar.
Zenci şarkıcı proğramına ara verinceye kadar dans ettiler. Sonra müzik sona erince alkışlar arasında Dancing Harry Yasemin’in önünde diz çöktü, sağ elini çok zarif bir şekilde tutup öptü. Yasemin’e masamıza kadar refakat etti, Sandalyesini çekti oturttu. Sonra bana döndü yüzünde inanılmaz bir müteşekkirlik ifadesiyle teşekkür etti. Elimi iki eliyle iki büklüm olacak kadar eğildi tuttu ve sıktı, İngilizce defalarca tekrar teşekkür etti. Sonra ikimize “good night” deyip çıktı gitti.
Yasemin’le karşılıklı bakıştık. Gözleriyle o kadar çok şey anlatmaya çalışıyordu ki. Hiç konuşmadık. Bir müddet birbirimize baktık durduk. Sonra sevgilim oturduğu sandalyeden kalktı, yanıma oturdu. Hiç kimseye aldırmadan beni uzun uzun öptü. Sonra bir eliyle elimi tuttu, diğeri ile bana sarıldı. “Hiç kimse insanlar kendine gülecek kadar yalnız kalmamalı, bilhassa dans etmeyi bu kadar seven birisi bunu hiç hak etmiyordu, dayanamadım. Bana kızmadığın için çok teşekkür ederim. Ne güzel adamsın sen” dedi.
Sonra o güzel gözleri dolu dolu yüzüme baktı. “biz hiç ayrılmayacağız değil mi” diye sordu.“ insanının senden ayrılması için aklından zoru olması lazım” diye cevap verdim. “söz mü diye sordu. O kadar güzel bakıyordu ki gözlerimin içine, dayanamadım bende onu hiç kimseye aldırış etmeden uzun uzun öptüm. “Söz” dedim.“İyi o zaman” dedi. Sonra yüzünü tam kalbimin üstüne yasladı. Bir müddet sonra “Sana inanıyorum, kalbinde öyle söylüyor” dedi, yüzüme bakmadan.
Öyle güzel bir akşamdı ki, denizden yükselen minik dalgaların şıpırtısını sarmaş dolaş oturduğumuz masamızdan duyabiliyorduk yeşil gözlümle. Mehtap bile vardı. O akşam onu bir daha, bir daha sevdim. Çok sevdim.
(Kimbilir, belki bu anım sizlere nasıl birisini kaybettiğimi, neden hala toparlanamadığımı ve neden devamlı yazdığımı biraz olsun anlatır. Beni mazur görür, “senin psikolojik bir tedaviye ihtiyacın var demezsiniz”)


5 Kasım 2015 Perşembe

GÜZEL AŞKLAR HALA VAR




Sevgili dostlarım

Sekiz ay zarfında binlerce mesaj aldım sizlerden. Bazılarına bire bir cevap verdim. Bazılarına telefonla cevap verdim, bazılarına ise toplu cevap vermek zorunda kaldım. Bu arada bu mesajların büyük bir çoğunluğu bayan okuyucularımdan geliyordu.

Mesajların çok büyük bir bölümünde Yasemin ile olan birlikteliğimizin adeta bir efsane olduğu, artık dünyamızda böyle aşkların kalmadığı, bizim aşkımızın bir aşk masalı olduğu vurgulanıyor hatta böyle aşkların sadece filmlerde kaldığı yazıyordu.

Güzel dostlarım benim, böyle aşklar var. Her yerde var. Onlarca, yüzlerce, binlerce, on binlerce, hatta milyonlarca var. Allah neden hala kıyameti koparmadı sanıyorsunuz? İşte bu güzel insanlar, onların birbirine karşı, dünyaya, yaratana karşı sergiledikleri sevgi saygı ve duruşları yüzünden. İşte hala bu güzel insanlar olduğu için Allah dünyayı yok etmeye kıyamıyor, inanın bana. Bu gün hala hayattaysak ve dünya hala yerinde duruyorsa, kıyamet kopmadıysa bunu işte o insanlara borçluyuz.

Asırlardır insanlar vahşete, negatifliğe ve kötü olaylara odaklandırıldılar. Dünyanın her ülkesinde bu sistem uygulandı asırlardır ve yerleştirildi. Çünkü güzel, iç açıcı olaylar maalesef ilgi çekmiyor. Mesela muhteşem bir evlilik yapmış çocukları torunları olmuş, namuslu, dürüst bir hayat yaşamış bir çift kimsenin dikkatini çekmiyor ama bunlardan biri cinnet getirip de ötekini öldürür veya yaralarsa hemen haber oluyor. İşte maalesef dünya böyle çalışıyor.

Eğer kendinizi bu negatif bakış ve odaklamadan kurtarır da etrafınıza başka gözle bakarsanız, bir yığın mutlu, birlikte hayat mücadelesi veren, birbirleri için yaşayan, birbirini hakikaten çok seven insanı fark edersiniz. Bu hakikaten neye odaklandığınıza bağlı. Mesela bu şuna çok benziyor; Yeni bir araba almaya karar veriyorsunuz ve o güne kadar hiç almayı veya kullanmayı düşünmediğiniz bir araba üzerinde karar kılıyorsunuz. Birden etrafınıza baktığınız da binlerce insanın o sizin almaya karar verdiğiniz arabadan kullandığını fark ediyor hayret ediyorsunuz. İşte aynen böyle. Neye odaklandığınıza bağlı.

Şimdi resmimize iyi bakın. Üçümüzün yüzünü de inceleyin. Hiç kötü düşünen veya kötülük gelecek insanlara benziyormuyuz? Yüzü aynasıdır insanın. Üzüntülerini, güzelliklerini, dertlerini, sevinçlerini, hüsranlarını, hayal kırıklıklarını, sevgilerini, hoyratlıklarını, sahtekarlıklarını, caniliklerini, puştluklarını, bencilliklerini, yalancılıklarını hep yüzlerinde taşır insanlar.

Bir çift gören göz bütün bunları görür. Ya sarılır, ya uzak durur. İşte bunu görmeyen, göremeyen veya görmek istemeyen insanları hayat bir karadul örümceği gibi avlar, zevkini çıkarır sonra da posasını çıkarır atar.

Sağımda ki kardeşim Besim, solumdaki tatlı kız da eşi Benay. Allah ağızlarının tadını bozmasın. O kadar mutlu, o kadar iyi anlaşıyorlar ki. Onlar da hayatı birlikte, paylaşarak, mücadele ederek birbirleri için yaşıyorlar. Yaseminle taşıdığımız bayrağı gözü kapalı devredeceğimiz ve gözümüzün katiyetle arkada kalmayacağı bir çift işte. İnanın bana şöyle bir kalp gözünüzle baktığınızda Besim ve Benay çifti gibi birçok büyük aşk yaşayan insanların farkına varacaksınız, inanın bana.

Benim hala ümidim var. Ben hala, her şeye rağmen sonunda dünyayı sevginin kurtaracağına inanıyorum. Siz de inanın.



SEVMEK

Her sabah uyanıyor, seni seviyorum. Sonra köpeklerimizi gezdiriyor, çiçeklerimiz suluyor,yaseminlere dokunuyor, kokluyor, seni bir daha seviyorum. Sonra bütün gün seni seviyorum, hep seviyorum.,
Çünkü seni seviyorum ben!

ADINI SİZ KOYUN


Gülmek içimden gelmiyor. Bazen kendimi gülerken yakalıyor kızıyorum. Aşka, sevgiye aşık olmaya gücüm yok. İnanılmaz bir boşluk, inanılmaz bir yalnızlık içindeyim ama birisine bağlanacağım diye korkuyorum, çok korkuyorum. Çünkü sevdim mi tam seviyorum ben. Bir acı daha yaşayamam ki.
Bütün geceler ve sabahlar birbirinin aynı. Elimi eteğimi çekmeye çalıştığım, her şeye rağmen devam eden bir hayat ve kafamda devamlı tekrar eden, bir türlü durduramadığım bir türkü var “Yolun sonu gözüküyor”. Aynada kendi gözlerimin içine bakamıyorum, zorlanıyorum artık.
Demek ki insan böyle tükeniyor.