8 Şubat 2016 Pazartesi

İKİ TÜR

Benim dünya tatlısı hanım okuyucularım, her zaman sizi üzmek istemiyorum. Bu yazımı sizleri biraz kızdırmak amacıyla yazdım. Biliyorsunuz bu yazı şeytanımdan;

İKİ TÜR

Kim ne derse desin, ne düşünürse düşünsün benim için dünya yüzünde iki tür kadın vardır.

BİRİNCİ TÜR: Hava soğuktur. Kız arkadaşınızın üşüdüğünü fark edersiniz. Ceketinizi çıkarır, bütün “Dünya da olmazlara” rağmen kız arkadaşınızın omzuna koyarsınız. Sevinir, size gülümser, duygulanır, hatta gözleri bile yaşarır, teşekkürler eder “ Ama şimdi sen üşüyeceksin” der içinden gelerek.

Bu türler aşık olurlar.

İKİNCİ TÜR : Hava soğuktur. Kız arkadaşınızın üşüdüğünü fark edersiniz. Ceketiniz çıkarır, bütün “Dünya da olmazlara” rağmen kız arkadaşınızın omzuna koyarsınız. Sevinir, size gülümser, duygulanmaz, gözleri falan yaşarmaz, teşekkürler eder” Oh, ben bu salağa her istediğimi yaptırırım” diye düşünür içinden gelerek.

Bu türler evlenirler.



SEVGİ DOLU BİR MEKTUP; SEVGİ DOLU BİR İNSAN



Dostlarım, 

Şimdi sizlerle paylaşacağım bu mektup bana 26-10-2015 tarihinde bir bayan okurum tarafından gönderildi. Ben bu mektubu bu zamana kadar kitaplarımın ve notlarımın üstünde tuttum. Defalarca okudum. Defalarca bu güzel insana bütün kalbimle teşekkür ettim ve her okuduğumda daha bir duygulandım, gözlerim doldu ağladım da.

İşte o mektup;

Merhaba Güven bey

1999-2004 yılları arasında Marmaris Pamukbank’ta çalıştım. Bu zaman zarfında sizi ve güzel eşinizi tanıma şansım oldu. O güzel sevginize şahit oldum.

Daha sonra eşim’in işi sebebiyle İstanbul’a taşındık ama bir yarımız hep Marmaris’te kaldı. Allahtan annem ve çok sevdiğim arkadaşlarım Marmaris’te olduğu için fırsat buldukça kaçamaklar yaptık. Her geldiğimizde sizden esintiler gördüm, en son Marmaris Netsel Marina’da açmış olduğunuz mağazaya hayran kaldım. Hep çok zevkli işler yapmıştınız yine öyle olmuştu.

En son bu kurban bayramında Marmaris’e geldik, Marinada dolaşırken mağazanızın önündeki “Netsel marina Hatırası” resminizin önünde kızımın fotoğrafını çektim ve mağazanızın içindeki Yasemin Hanım’ın fotoğrafı dikkatimi çekti. Bir an içim sızladı ama aklıma inanın kötü bir şey gelmedi. İstanbul’a döndükten sonra neden bilmem yasemin Hanım’ın o fotoğrafı takıldı aklıma ve internete girdim. Maalesef acı gerçeği o zaman öğrendim. O akşam bloğunuzda yazdığınız bütün yazıları gözlerim dolu dolu okudum. Tarih 9-10-2015. Ertesi gün “Bak yeşil yeşil Yasemin kitabınızı satın aldım (10 tane) Geliri önemli bir yere gidiyordu sonuçta. Bir solukta nasıl bitirdim hatırlamıyorum.

Söylenecek, yapılacak bir şey yok biliyorum. Olsa bile söyleyebilir miyim bilmiyorum.

11-10-2015 tarihinde 10 km bir koşuya katıldım. Koşamayanlar için ”kansersiz yaşam derneği” için koşuyorum. Bize “Koşan Melekler” diyorlar. Bu koşularda bağış topluyor ve kanserli çocuklar yararına harcıyoruz.

Demem o ki bu koşunun madalyasını size armağan etmek istedim. Acınıza bir şekilde ortağım. Size sabır dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Ve Banu Hanımefendi bu mektubu ve madalyasını bana kargoyla göndermiş. Bende o madalyayı başucum da asılı duran ve her gün sarılıp öptüğüm Yasemin’imin fotoğrafının üstüne astım. Elime geçtiği tarihten bu zamana hep orada asılı duruyor.

Böyle insanları nasıl sevmezsiniz. Hep yazdım ya sizlere “Neyse ki hala güzel insanlar var” diye.

Yanlışmıyım?...



Selincan

Selincan

Herhalde sana söz vermiştim senin için bir yazım olacak diye. İşte sana biraz o üniversiteye gittiğin şehirden, biraz da benden, ortaya karışık bir yazı.

Benim Ailem Kafkas’lardan gelme. Rusların Çerkez katliamı sırasında Kars’a iltica etmişler. Biz aslında Çerkez’iz.

Sonra da Kars’tan Türk Hükümeti bir dedemi Kayseri Pınarbaşı Kazasına diğerini de Sivas’ın Kangal kazasına yollamış. Böylece Ailemizin yarısı Kayseri’ye, yarısı da Sivas’a yerleşmişler. Ben Sivas’ta doğdum. Ama benim çocukluk yıllarım bu iki şehir arasında geçti.

Küçük ablam Suzan Kayseri’ye gelin gidince onu çok seven babamın hasreti bizlerin sık sık Kayseri’yi ziyaret etmemize sebep oldu. Hep trenle giderdik. Bayılırdım o tren seyahatlerine. Bütün istasyonları ezbere bilir, tünelleri tek tek sayardım.

Babam Erciyes Dağını çok severdi, Tren Gemerek kasabasını geçince Erciyes gözükür, babamın da keyfi yerine gelirdi. Belki de bu yüzden ben de dağları çok severim. Yıllar önce Yasemin’le Doğu Beyazit’e Ağrı Dağını görmeye gitmiştik. Hiç unutmam Ağrı Dağı o inanılmaz heybetiyle birden karşımızda belirince ikimiz de duygulanmış, Doğu Beyazit’e kadar ağlamıştık.

Selincan, sen maalesef Kayseri’nin güzel zamanlarını görmedin. Her geçen yıl Kayseri daha bir çirkinleştirildi, daha bir karıştı, karakterini kaybetti. Parayla her şey olmuyor çocuğum. Zevk parayla satın alınamıyor. Ben bu gün Kayseri’yi üstüne Lacost bir tişört altına bir şalvar çekmiş bir adama benzetiyorum ve sevmiyorum.

Ben çocukken Kayseri’nin kendine has bir kokusu vardı, bütün şehir sebze, meyve, kuru kayısı ve baharat kokardı. Şehrin ortasında ki kale belki de şehrin en hayat dolu, en güzel yeriydi. Kalenin içi Kayseri’li esnaf, kasabalardan gelen köylüler ve onların sattığı rengarenk mallarla dolu olurdu. Bayılırdım her fırsatta kaleye gitmeye ve hayran hayran o inanılmaz renkleri, o ağızlarını bürüklerinin kenarıyla kapatan kadınları, çoğu kasketli ve bıyıklı, şişman adamları seyretmeye. Sonra bir takım zevksiz, beceriksiz idarecilerin ve politikacıların aldığı berbat kararlarla o güzelim hayat dolu Kaleiçi bu günkü sevimsiz hale getirildi. O kadar güzel bir yerdi ki, o Arap ülkelerinde çevrilen Amerikan filmlerinde ki Holywood yapımı Pazar yerlerine benzerdi.

Sonra Selinciğim bir de at arabaları vardı. Ama çok enterasanlardı. Çünkü tekerleri normal otomobil tekerleğiydi. Önünde atlar, arkasında ağaç araba ve otomobil lastikleri çok komik gözükürdü.

Kayseri’de Kayserililer de Romalıların devamıdır inan bana. Zaten Kayseri bir Roma ismidir Sezar’ın şehri demektir.( biliyorsun arkeologum) İşte Kayserililerin inanılmaz ticaret zekaları ve inanılmaz midelerine düşkünlüğü Romalılardan gelir. O çok meşhur mantı bile İtalyanların Ravioli adını verdikleri bir hamur işi yemeklerinin biraz daha farklısıdır.

Babam gibi ben de Erciyes’i çok severim ve fırsat buldukça hem ablamı ziyaret eder hem de kayak yaparım. Yalnız bir keresinde kendime çok güvendiğimden lifte binip eldivensiz zirveye çıkmıştım. Az kalsın bütün parmaklarım donuyordu. O çektiğim acıyı şimdi bile hatırlıyorum.

Eşim Yasemin’in babası ve annesi Kayseri’li olduğundan nüfus kütüğü Kayseri’deydi. Ne zaman Yasemin’e “sen Kayserisin” desem bana ateş püskürür” Hayır ben İstanbul’luyum. Ben İstanbul da doğdum büyüdüm” der kızardı bana.

Annemin mezarı Erciyes eteklerinde, babamın mezarı ise Sivas’tadır. Hep babamın mezarını annemin yanına, o çok sevdiği dağın eteklerine taşımak istedim. Bir türlü nasip olmadı
.
Babam 1963 yılında vefat ettiğinde yanındaydım. Annem Kayseri’de bir kalp krizi geçirip öldüğünde Kanada’da üniversitede okuyordum. Annemin ölüm haberini Toronto’daki üniversitemin birinci yıl final imtihanına girmeden yarım saat önce aldım. Ağlaya ağlaya 3 saat imtihan yazdım. Hayatımız en zor günüydü.

İmtihandan sonra ayakta sallanarak tuvalete gittim yüzümü yıkamak için.

Saçlarım beyazlaşmıştı.

22 yaşındaydım.



VİCDAN


Şimdi Allah rızası için şu fotoğraflarda ki kadına bir bakın. Kalbinizi açın bir daha bakın. Bu güzelliğe bir de inanılmaz bir temiz kalp ve muhteşem bir sanat gücü ekleyin. Allah’ı ağzına aldığında yaşaran gözler ve her güldüğünde güller gibi açan gamzeleri de yapıştırın. İnanılmaz bir giyinme, yakıştırma zevki, sadakat, asillik, şirinliği harmanlayın. Ve dizinizin dibine oturup gözlerinizin içine bakarak sizinle türkü söylediğini düşünün.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun düşünün ve söyleyin. Benim yerimde olsaydınız. Siz de bu kadar özler, bu kadar uzun matemini tutar, gözyaşı dökmezmiydiniz, sayfalar, sayfalar dolusu yazılar yazmazmıydınız?
Ne olur bana kızmayın, kınamayın da.
Sadece anlamaya çalışın.
Sadece anlamaya çalışın.






SÜRÜM SÜRÜM SÜRÜNESİN!


Kitaplar okuyorum, yazılar yazıyorum, dağlara tırmanıyorum, denize çıkıyorum, yaz kış sanki dünyanın sonu gelmiş gibi demeden yüzüyorum. Hiç sigara içmeyen adam geceleri sigara da içmeye başladım. Ara sıra türkü söylemeye çalışıyorum, ama hala sazımı elime alamıyorum. İçki içmek için artık bir sebep aramıyorum, ne olursa ne gelirse önüme götürüyorum. Omzum iyileşti sonunda. Artık denize çıkabilir, yelken basabilirim, tenis de oynamaya başlayacağım. Hayatımda ki tek iyi olay bu galiba.

Günler birbirinin aynı, hep aynı. Sabah kalkıp köpekleri dolaştırıyorum. Banyoda yıkayıp yıkayıp hep aynı havluyu kullanıyorum. Diger havluları o kadar güzel katlamış koymuş ki güzel karım kıyamıyorum açmaya. O sıcacık eller, o incecik harikalar yaratan parmaklar kaybolmasın onların üstlerinden istiyorum. Yasemin’im hep bana kızardı “Havluları kullanıp kullanıp kirli havluları temizlerin arasına koyuyorsun” diye, artık yapmıyorum.

Kahvaltıda yapmıyorum sabahları daha doğrusu yapamıyorum. Hala mutfak dolaplarını açamıyorum, korkuyorum. Eşimin o güzel çay bardakları, kahve fincanları olduğu gibi duruyor dokunamıyorum ki.

Otomobilimizi hep ben kullanırdım. Yasemin ehliyeti olmasına rağmen benim kullanmamı tercih eder, ben kullanırken kendisini emniyette ve çok rahat hissettiğini söylerdi. Arabada eli elimde uyumaya da bayılırdı. Şimdi araba kullanırken, bir bakıyorum ki sağ elim, sağ yanımda ki boş koltuğun üzerinde. İnanın elim kendiliğinden oraya gidiyor. Arıyor işte, o da o güzel eli arıyor. Hasret çeken yalnız ben değilim ki.

Arabamıza atlayıp marinaya mağazamıza geliyorum. Yazılarımı yazıyorum. Artık akşamları erken kapatıyoruz ve ben ne yapacağımı bilmiyorum. Çok yalnızım ama kimseye ihtiyaç duymuyorum. Sokaklarda dolaşmak istemiyorum. Kasaba halkının bana üzüntüyle bakmasından usandım. Kimse benim yalnız başıma olmamı, yalnız başıma dolaşmamı kabul edemiyor. Hep yanımda eşimi arıyorlar biliyorum. Üzüldüklerini o kadar belli ediyorlar ki.

Hayatımın geri kalanıyla ne yapacağımı bilmiyorum. Bu günler geceler nasıl geçer, nasıl geçecek bilmiyorum. Böyle sevimsiz bir hayata daha ne kadar dayanırım onu da bilmiyorum. Bazılarını sevmeye çalışıyorum, olmuyor. Başka ellere uzandığımda veya uzanmak istediğimde yalnızlığım daha bir artıyor. Dayanamıyorum, içim çekiliyor, nefes alamaz oluyorum.

Bana öyle bir dünya bırakmış ki yeşil gözlü güzel kadın ne tarafa dönsem onu görüyorum. 14 ay da geçse,14 sene de geçse fark eden bir şey yok yani. Onu her gün daha fazla seviyor daha fazla özlüyorum.

Anam bana “Sürüm sürüm sürünesin inşallah oğlaaaan, sürüm sürüm sürünesin” de dedi miydi acaba? Yaramazlık yaptığımda.

PAZAR NEŞESİ


Kadınlar ayva çekirdeklerine benzerler. Ayvayı yemeğe başlarsınız. çekirdeklere gelince ikileme düşer, yesem mi, yemesem mi bir türlü karar veremezsiniz.Ama eğer yerseniz, AYVAYI YERSİNİZ.

HUZUR

HUZUR

Bir süre sonra insanlar umurunda olmuyor, 
Kimseyi değiştirmeye çalışmıyorsun,
Kimin ne düşündüğünü, ne yaptığını umursamıyorsun,
Yorulunca kendi kabuğuna çekilip, o küçük dünyanda yalnız yaşamasını öğreniyorsun.
Anlık mutluluklar yaşayıp, derin hüzünleri tek başına atlatmayı öğrendiğin vakit kimseye ihtiyacın olmuyor.
Siz buna yalnızlık diyorsunuz, ben ise huzur.

CAN YÜCEL

İşte ben de bundan korkuyorum. Sonunda Can Yücel gibi hissetmekten, küsmekten, her şeye, arkamı dönüp yalnızlığıma alışmaktan, yalnızlığımı sevmekten ve yalnızlığıma Can Baba gibi huzur adı takmaktan korkuyorum.

O kadar sevgi dolu ki içim, o kadar anlatacağım, o kadar paylaşacağım var ki. Duygularım o kadar yoğun ki.

Çırpınıyorum, bir mücadele veriyorum ve yapabileceğimi her şeyi yapmaya çalışıyorum kendi kabuğuma çekilmemek için.

Huzuru aramak için çok erken diye düşünüyorum. Ama işte yalnız alkolle ve ara sıra sigarayla baş başa kaldın mı bu kadar oluyor işte. Bekli de diyorum “Ölmek için çok erken, sevmek için çok geç.

Ne olursa olsun, sonunda ne ad verirseniz verin, gönül sevdiğini arıyor.

Seveceğini de düşlüyor.