17 Kasım 2016 Perşembe

ARTIK BİLMİYORUM Kİ!...
Lokantamın bahçesinde oturuyorum. Yalnızım, saat biri yirmi geçiyor. Bunaltıcı sıcak biraz azaldı. Artık nefes alabiliyorum. O kadar güzel gözüküyor ki her şey. Çiçeklere bakıyorum, müzik dinliyorum, havuza akan suyun sesi büyüleyici, insanın içini serinletiyor. Gece kuşlarını duyuyorum belirli belirsiz. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Hayat ne güzel de akıp gidiyor. Neler geliyor aklıma neler.
Bugün bir sevimsiz telefon daha aldım. Çok ama çok sevdiğimiz bir kader arkadaşımızı daha kaybettik. Bu bir haftada aldığım üçüncü kara haber. Sonbahar erken mi geldi ne. Birer birer düşüp gidiyoruz.
Koca adam, kalender, güzel insan Emin Ağa, gülünce gözleriyle yüreğini birleştiren koca çınar, “Ağa” lakabını köküne kadar hak eden güzel kardeşim benim, bizleri, aileni, o çok sevdiğin çocuklarını bırakıp, ruhsuz bir yoğun bakım odasında çekip gideceğin hiç aklına gelir miydi acaba?
Ya sen canım, tombiş Asım’ım sinsi bir kalp krizi geçirip dünyaya veda edeceğini hiç düşündün mü, hiç aklına geldi mi o çok sevdiğin gitarlarını bile bırakıp gideceğin?
Ya sen Erer Özsancak, benim, ilk okul, orta okul, lise arkadaşım, vefalı arkadaşım, altın kalpli kardeşim. Şimdi bana kimler Antalya’dan telefon açıp “ Güvenim canım, toparlan artık gözünü sevdiğim. Bak çok sevenin var bizleri mahzun etme, üzme “ diyecek.
Hayat insanlar kadar acımasız. Dedim ya, neler geliyor aklıma neler.
İnsanları kör eden, şeytanın en büyük silahı, o ego denen şey nasıl bir musibet, nasıl bir eziyet. Bu yaşadığımız üzüntü dolu, kaygı dolu günler daha ne kadar sürecek? O kadar birbirimize ihtiyacımız var ki.
Köy düğünlerini özledim. Zeybek oynamayı özledim. İyi haber duymayı özledim. Sevgilime sarılıp öpmeyi, dans etmeyi, hatta kavga etmeyi özledim. Sevmeyi, sevilmeyi, insan gibi yaşamayı özledim. Suçluluk duymadan gülmeyi, etrafımda gülen insanlar görmeyi özledim.
Biliyorum, hepimizin derdi aynı, çok iyi biliyorum.
Hayırlısı, bu da geçer, gün doğmadan neler doğar, biz neler neler gördük mü diyelim? Ne diyelim, neye inanalım bilmiyorum ki!...
Başımı koyup, dertleşeceğim, beni seven hisseden bir omza o kadar ihtiyacım var ki. Hayata sarılmaya çalışmaktan yoruldum.
İstesem de istemesem de 70 yaşına girdiğimi hissediyorum artık.
BİR GARİP TURNA KUŞU
Bu yazacağım hikayeyi veya fıkrayı bir çoğunuz bilirsiniz. Bir gün Nasrettin Hoca’ya Akşehirliler bir Turna kuşu getirmişler. Hikaye bu ya “ Hoca bu ne biçim kuştur? Biz böyle bir kuş hiç görmedik” demişler. Hoca zavallı kuşa şöyle bir bakmış, almış eline bıçağı, önce kuşun bacaklarını, kanatlarını kesmiş kısaltmış, sonrada gagasının yarısını uçurmuş ve “hah şimdi kuşa benzedin” demiş. (Halk arasında” şimdi kuşa benzedin” deyimi bu hikayeden üretilmiştir. Bu arada Nasrettin Hoca gibi çok sevdiğim, örnek aldığım, ulu, sevgi dolu bir insanın bunu yapacağına hiç inanmam, ama dedim ya hikaye bu)
İşte böyle sevgili “F” vitaminlerim benim. Maalesef hayat böyle. Bilmediğimiz anlamadığımız, anlayamadığımız veya anlamak istemediğimiz, bizlere benzemeyen, bizler gibi düşünmeyen insanları üzer, çok üzer, onları kafamızda oluşturduğumuz bir şekle sokmaya çalışırız. Bacaklarını keseriz, kanatlarını yolarız, gagalarını uçururuz. Acı çekmeleri, mutsuz olmaları bizi ilgilendirmez. Önemli olan bizim istediğimiz gibi olmaları, bizim istediğimiz kalıba girmeleridir. Halbuki turnalar gökyüzünün süsüdür, o kadar güzel uçarlar, o kadar güzel renkleri vardır, o kadar güzel kanat çırparlar, insanları o kadar mutlu ederler ki.
Bu arada turna kuşları tek eşlidir. Dans ederek birlikteliklerini başlatırlar ve hep dans ederek yaşar giderler. Birçok kuşla birlikte uçarlar ama bütün hayatlarını bir tek eşle geçirirler. Eşi avcı tarafında vurulan turna kuşu öleceğini bile bile eşinin yanından ayrılıp uçup gitmez. Halk arasında turnayı vuran avcının bir daha iflah olmayacağına inanılır. Böyle özel bir kuş tek eşli olur mu diye hayrete düşersiniz. Ama olur işte, gerçektir.
Hoşgörü sahibi olmak, insanları oldukları gibi, yaratıldıkları gibi kabul etmek çok mu zor? Kim dünyaya kazık çakmış? Sevgiyle uzanan sıcacık bir elden, içtenlikle bakan, duygu dolu bir çift gözden daha güzel ne olabilir? Beklentiler, beklentiler daha fazla beklentiler, sonra koca bir yalnızlık iyi mi? Mutsuz olmak, mutsuz etmek, çirkinleşmek, kabalaşmak niye ki?
.
KISKANÇLIK NEREYE KADAR?
Büyük düşünür, filozof George İvanovitch Gürdjieff” insanlar sevmeyi bilmezler. İnsanların önce bitkileri, sonra hayvanları, daha sonra da insanları sevmeyi öğrenmeleri gerekir” demiş, yıllar önce.
Sanki çocukluğumda bunu biliyormuş gibi hep böyle yaşadım ben. Önce bitkileri çiçekleri fark etmeye sevmeye başladım. Çocukluğumun geçtiği Sivas’ın o birbirinden güzel rengarenk kır çiçekleriyle dolu tarlalarında, tepelerinde, saatlerce dolaşır, hayran hayran kır çiçeklerini seyreder, kopartmaya kıyamazdım. Kuru çiçekler bulur, bir demet yapar anneme götürürdüm. Annemde o çiçekleri bir vazoya yerleştirir, evimizde en kıymetlimiz olan radyomuzun üstüne itinayla koyardı. Nasıl sevinirdim, nasıl sevinirdim bilemezsiniz. Evimizin bahçesine diktiğimiz domateslerin, biberlerin, patlıcanların, fasulyelerin çıkmasını, meyve ağaçlarının Sivas’ın o meşhur kışlarından sonra yeşermesini, çiçek açmasını, yumurtalardan civciv çıkmasını bekler gibi heyecanla beklerdim.
Sonra hayvanlarım, kuşlarım, tavuklarım, kazlarım, ördeklerim, hindilerim oldu. Hepsini ayrı ayrı sevdim. Hastalandıkları zaman ben de onlar gibi hiçbir şey yiyemedim, canım istemedi, içimden gelmedi. İbikleri morarıp ölüp gittiklerinde ne üzüldüm, ne üzüldüm.
Büyüdüm ve insanlara sıra geldi. Birçok arkadaşım, eşim dostum, sevgililerim oldu. Nişanlandım ayrıldım. Evlendim ayrıldım. Tekrar evlendim. Hayatıma hep farklı insanlar girdi ve ben her birini ayrı ayrı sevdim. Halen de seviyorum. Hep iyi, mutlu, sıhhatli olmaları için dualar ettim. Hiç birini unutmadım, unutmaya çalışmadım. Hiç birinin arkasından kötü konuşmadım, kötü bir laf etmedim “iyiydik, ne yapalım nasip, buraya kadarmış, ne güzel günlerimiz oldu” dedim, sustum. Ne çirkinleştim, ne kabalaştım. Herkese sevgiyle baktım, sevgiyle yaklaştım. İnsanlar bunu fark ettiler. Bugün Marmaris’te evimden adımımı dışarı attığımda, kadın erkek, yaşlı genç neredeyse bana gülümsemeyen, elimi sıkmayan, kucaklamayan, selam vermeyen, halimi hatırımı sormayan kimse yok. Ne güzel bir duygu bu bilemezsiniz
Sevgili dostlarım, son iki yıldır sizlere yazıyorum. Bana sahip çıktınız, benim yazılarımı okudunuz, bana yorumlar mesajlar gönderdiniz. Sizlere defalarca sizleri ne kadar sevdiğimi yazdım. Sizlerle dertlerimi, duygularımı, sevgimi, yüreğimi paylaştım ben. Sizler beni yeniden hayata bağladınız.
Bu zaman zarfında beni her zaman destekleyen ve mesajlarını hiç eksik etmeyen, iyi günlerimde, kötü günlerimde beni hiç yalnız bırakmayan dostlarım oldu. Onlara samimiyetle onların ilgisine ne kadar ihtiyacım olduğunu yazdım. Bu aramızda birbirimizden hiçbir şey beklemeden paylaştığımız sevginin çok güzel bir şekliydi. Birbirimizi hiç görmeden, tanımadan, tekrar yazıyorum birbirimizden hiçbir şey beklemeden yazdığımız mesajlarla kucaklaştık, sarıldık, şakalaştık, dertleştik.
Kıskançlık hayatımda hiç sevmediğim, hatta tiksinti duyduğum bir duygu oldu. Bu duygunun şeytanın en büyük silahlarından bir olduğunu çok gençken öğrendim. Kıskançlığın insanları nasıl kör ettiğini, kendilerine sevgiyle bakan gözlerdeki ifadeyi görmediklerini, içtenlikle uzatılan elleri ittiklerini üzülerek izledim. O kötü duygunun, gözlerde yarattığı ürkütücü bakışları, suratlarda yaptığı değişiklikleri, ses tonunda ki sevimsizliği, gözler altında, ağız kenarlarında oluşturduğu derin, insafsız çizgileri çaresizlikle, üzülerek izledim.
Sizleri çok seviyorum. Sizler bana en kötü, en üzgün günlerimde destek oldunuz, ellerimden tuttunuz, hiç bırakmadınız. Yaşadığım sürece sizlere hep yazacağım. Hissettiklerimi, yaşadıklarımı sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.
Beni ben olarak sevip kabullenen, kendine güveni olan, insanlarla mutluyum ben.
YASEMİN’İ AŞMAK
Yalnızdım, içim sıkılıyordu, dertliydim. Yine o bol hüzünlü akşamlardan biriydi. Yine dünyayı sırtıma yüklemişlerdi yani. Bir dostum geldi. Oturduk, sohbet ettik. Sonra gece yarısına yakın, bana uzun uzun baktı, “Biliyor musun Güven Abi? “diye söze başladı. Yüce Allah dünyaya değişik formlarda gelir, insanlara, değişik formlarda gözükür. Bazen çiçekleri kıpkırmızı katmerli bir zakkum ağacı, pırıl pırıl bir gökyüzü, rengarenk bir kuş, havalarda uçan bir kelebek, mis kokulu bahar çiçekleri, bazen sevimli bir bebek, inanılmaz bir güneş doğuşu veya batışı, yıldızlarla işlenmiş bir gök yüzü daha ne güzellikler, mucizeler, neler neler. Bizler bu güzellikler içinde kaybolur, bu güzelliklere hayran, kalır zevk alırız. İçimiz yaşam enerjisi dolar. Ama pek az insan bu güzelliklerin arkasındaki asıl güzelliği fark eder. İşte bunu fark edenlere İnsanı Kamil, yani kamil insan veya halk arasında “Evliya” derler.
“Canım abim benim, Allah sana Yasemin olarak gelmiş, onun hüviyetine bürünmüş. Sen o güzellik ile 32 yıl yaşamışın. Maalesef bunu ne anlamış ne de hissetmişin. Sen Yasemin’in güzelliği içinde kaybolmuş, başka bir şey görmemiş, fark etmemişin. Sonra da zamanı gelmiş, o güzellik geldiği gibi gitmiş. Sen ne zaman Yasemin’i aşarsan, o zaman o güzelliği de, o güzelliğin aslında nereden geldiğini de anlar, aradığın huzuru bulursun.” dedi. “Biliyor musun ben senin yazdığın yazıların tekmilini okuyor ve eşimle paylaşıyorum. Bir yazında; “Yasemin’in gözlerinin içine baktığımda o kadar derinlere dalıyorum ki, kayboluyorum, gözlerim yaşarıyor, bakamıyorum” yazmıştın ya, işte o içinde kaybolduğun, sana bahsettiğim güzellik. Bazen çok yaklaşmış ama görememişin. Her ne olursa olsun, çok şanslısın sen, seni seçmişler bunun değerini bil, anla artık. Bu gece mağazamda otururken sanki beni bir güç aldı, senin yanına getirdi. Bak iş yerimi kapattım, sana geldim. Sana bu söylediklerimi ben mi söylüyorum, söyletiyorlar mı vallahi bilmiyorum,” dedi. Sonra da geldiği gibi sessizce boynuma sarıldı, geçti gitti.
Hala düşünüyorum.Anlamaya çalışıyorum.
BABALAR GÜNÜ
Babalar günü senede bir defa gelir, anneler günü de. Ama bir babanın da, bir annenin de kalbinde çocukların 365 günü vardır. Hiç bir gün onlarsız geçmez.
Bu özel günlerde babaların annelerin kalpleri biraz daha kabarır, gözleri dalar, hatta yaşarır. Neler hatırlarlar neler.
Ne olursa olsun özel günler güzeldir.
En son "Babam "demem 53 yıl önceydi.
Babama hiç hediye almadım, alamadım. O günlerde babalar günü yoktu ki.
Gittiğinde 17 yaşındaydım.
Biz 5 kardeşiz. Hepimiz kurban oluruz ona.
Ahmet Hamdi Karabenli, Gezici Baş Öğretmen, gülünce gözlerinden yaşlar akan güzel adam, güzel yürekli adam. Bize sevgiyi, insan olmayı sen öğrettin. Mekanın cennet olsun.
Allah senden razı olsun.
EMİN
Saat gece yarısını geçti. Bütün gün içim sıkıldı. Kimseyi inandıramadım içimin sıkıldığına. Kimsede inanmak zorunda değildi zaten içimdeki sıkıntıyı, çünkü ben bile bilmiyordum nedenini. Sonra gece yarısına doğru geldi işte o telefon. En sevdiğim arkadaşlarımdan biri komada, kanser tedavisi görüyordu. Saatleri sayılıymış, sabaha çıkamazmış, yoğun bakımdaymış. Halbuki ben birkaç saat önce profil resmimi değiştirmiştim. Ne kadar doğru "Kimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik” lafı. Sancılıyım, kalbim paramparça.
Beş sene kadar önce Sivas’a gitmiştim üçüncü kitabım “Moruk ve Ötesi” için bir araştırma yapmaya. Emin’i buldum. “ Valla karım çocuklarla birlikte Ankara’da ben evde yalnızım. Benimle kalabilirsin ama fazla bir şey bekleme, kahvaltıdan başka bir şey vermem, haberin olsun” dedi. O gece beraber kaldık. Akşam yemeğinde meşhur sebzeli Sivas Kebabı ısmarladı. Bir koca tepsi en az 4 kişilik. “Bu ne Emin? Kim yiyecek bu kadar yemeği?”diye sordum. “Ye lan işte” dedi. “Ben ağa çocuğuyum. Sonra da Marmaris’e gidip Emin beni aç bıraktı” deme. “Eh artık bu yemekle bir büyük gider değil mi? Diye sordu. İçkinin ona zarar verdiğini bildiğimden “Ben içki içmiyorum” diye yalan söyledim. Hiç de ısrar etmedi. Boynunu büktü. “Peki o zaman, ne yapalım biz de ayran içeriz” dedi.
O gece geç vakitlere kadar konuştuk dertleştik. Lise günlerinden, üniversite günlerinden, Sivas Talebe Yurdu günlerinden, aramızdan ayrılan arkadaşlarımızdan bahsettik. Ertesi sabah Emin beni arabasına alıp bir Sivas turu verdi. Sonra eve geldik, vedalaştık, ben arabama bindim ama arabam bir türlü çalışmadı. Uzun bir süre uğraştık, çalıştıramadık. “Hallederiz merak etme” dedi Emin, bir usta çağırdı. Adam elinden geleni yaptı ama bir netice alamadı. Koca Sivas’ta bir BMW servisi yoktu. Sonunda çekici çağırıp arabayı sanayiye götürdük. Akşam saat 8 sularında tam ümidimi kesmişken arabayı çalıştırdılar. Yola çıkmaya karar verdim. Vedalaştık, “Kurban olduğum, bu kışta kıyamette gece vakti yola çıkma. Benim aklım sen de kalır. Ne olur ne olmaz, bak araban yolda yine arıza falan yapar, bu gecede kal, sabah selametle gidersin” dedi. “Yasemin’i özledim sana bir gece daha tahammül edemem” dedim. “Aç telefonu ben bacımla konuşurum, o anlar, senden çok daha akıllı olduğunu biliyorum” dedi. Sonunda her 15 dakikada telefon açmam şartıyla razı oldu yola çıkmama. Beni yolcu etti istemeye istemeye.
Yola çıktım. Karanlık, soğuk neredeyse benden başka kimseler yok. Her 15 dakikada bir o telefon açtı. Bir buçuk saat sonra. “Neredesin” diye sordu. “Şarkışla’yı geçtim. İyi gidiyorum, merek etme” dedim. “İyi o zaman, Sivas hudutlarından çıktın. Şimdi ne bokun varsa ye. Benden bu kadar” dedi.
Ne kadar isterdim Emin Kardeşimi, canımı, be gece yoğun bakımdan kaçırıp lisede ki sınıfımıza götürmeyi, sırasına oturtmayı. Neden güzel insanlar birer birer gidiyorlar, kötülere bir şey olmuyor? Bu kadar zülum niye ki?
Saat gece yarısını geçti. Çalışma masamda, karanlıkta oturuyorum. Elim alnımda, gözlerim ekranda. Ne elimi hissediyorum ne de alnımı.
Nasıl yüreğim yanıyor biliyor musunuz ? Nasıl yanıyor...
YOKSA HAYAT BİR RÜYA MIYDI?
İki yaralı yürekten bir yürek olmuyor. Boşuna "Mevlâm ayrılık vermesin gökte uçan kuşa" dememişler. Aynada kendime bakıp,"Kim bu adam' diye hayret ediyorum. Bu ben miyim? Nerelere gitmiş 70 yılım? Dalıyorum, takılıp kalıyorum.Sanki hiçbir şey olmamış, o kocaman 70 yılı ben yaşamamışım gibi.
Yoksa hayat hakikaten bir rüya mıydı?. Bilmiyorum ki...