5 Ağustos 2017 Cumartesi

YAŞLANMAK KOLAY DEĞİL
Yaşlanmak kolay değil çünkü yaşlandıkça insanın enerjisi azalıyor. Enerjisi azaldıkça sabrı azalıyor, tahammül gücü zayıflıyor, kaprisler devreye giriyor. Yani "Canım" deseler "Ölünün körü (elinin körü de olabilir)" gibi geliyor. Eğer her şeye, her yapılana "Eyvallah" deyip koyun gibi yaşarsanız, "Güzel dede" oluyorsunuz. Aksi taktirde ya "Huysuz ihtiyar", ya "Aksi moruk" etiketi yapıştırıyorlar kıçınıza.
Yaşlanmak kolay değil çünkü enerjiniz azaldıkça,yapmak isteyip de yapamadıklarınız artıyor, huzursuzluğunuz artıyor. Mesela zaman gelmeden neye veda edeceğinizi, nasıl veda edeceğinizi bilemiyorsunuz. "Yahu ben kendimi iyi hissetmiyorum" deseniz bir dayak yemediğiniz kalıyor. Etrafınızdakiler bir şeyiniz olmadığından o kadar eminler ki. Söylediğinize söyleyeceğinize pişman oluyor, hatta utanıyorsunuz.
Yaşlılık kolay değil. Giderken hiç bir şey götüremeyeceğinizi kabul etmek hic kolay değil. Hele bir de geride bırakacaklarınıza ne olacağını bilememek var ya, işte o öldürüyor insanı ölmeden.
(Torunlara maymun taklidi yapma dehşetinden bahsetmek istemiyorum. O başlıbaşına bir tez konusu)
Yaşlanmak kolay değil, vallahi değil.
BAYRAMI SAKIN GEÇİRMEYİN...
Belki hepiniz bilirsiniz, veya anımsarsınız. Platonik aşklar taaaa ilkokul sıralarında başlar, devam eder gider. Oğlan kıza aşıktır ama bir türlü açılamaz. Günler, haftalar, aylar, hatta seneler geçer. Kız bunu fark eder. Ya domuzluğundan ya sabrından bekler, fark etmiyormuş gibi davranır. Sonunda beklemekten usanır ve başkasını buluverir.
İngilizcede "shit hit the fan" diye sevdiğim bir deyim vardir. Bok vandilatöre çarptı demektir. Turkçemizde biz buna; "Süpürgeye sıçarsın,sağa sola saçarsın" deriz. İste kiz başkasını bulunca bok vandilatore çarpar, yani supürgeye sıçılır. Gözyaşlari, tehditler, küsmeler, deprasyonlar devreye girer, " Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim" şarkıları, "Mezarımı taştan oyun" türküleri söylenir, tajediler oluşur.
Naylon şeyhiniz olarak bu yazımda anlatmak istediğim şu; hislerinizi iltifatlarınızı, varsa güzel sözlerinizi saklamayın. İş işten geçmeden kabak çiçeği gibi açılın. İnanın en güzel hareketler bunlar. Aksi taktirde bayram geçer kınayı kıçınıza yakmaya çalışırsınız. Kınaya da yazık olur. kıçınıza da.
Su yolunu bulur, tecrübe yazdırır..
HAA...NEREYE KADAR ?
Marmaris Taşlıca köyünün gri kayalarla, dikenli çalılarla kaplı, kelebeklerin çift, bal arılarının vızır vızır uçtuğu tepelerinde, vahşi görünüşlü, bakımsız vücutları kıllarla kaplı, başıboş eğersiz atların koşuşturduğunu görürsünüz. Bu tepelerde yığma taşlardan yapılmış gübre ve ıslak idrar kokan ilker ahırlarda bahar gelince keçiler doğum yaparlar. O rengarenk minik yavrular o kadar hareketli, o kadar hayat dolu, o kadar sevimlidirler ki... Kucağınıza alıp bastınızmı bağrınıza içinizden bırakmak gelmez. Ve o minik oğlaklar büyüdüklerinde katilleri olacak kasaplarına minicik kuyruklarını sallayarak koşuşturur, onların parmaklarını emerler. O kasaplarda yüzlerinde bir timsah gülümsemesiyle oğlakçıkların başlarını okşarlar.
Bense o gülümsemenin ne kadar sahte olduğunu bildiğimden öfkelenirim. Hep aklıma çocukluğumda Sivas'ta çok iptidai bir sirk çadırında izlediğim boa yılanı ve sevimli tavşan gelir. Sirk sahibi bana o uyuşuk uyuşuk yatan yılanın acıktığında birden hareketlenip tavşanı yuttuğunu ve her ay yeni bir tavşan aldıklarını söylemişti. Bense zavallı tavşancığın başına geleceklerden habersiz yılanla oynamaya çalışmasını, yılanın orasını burasını yalamasını üzülerek, korkuyla, ibretle seyretmiştim.
Yaaa... İşte böyle sayın seyirciler. Burada naylon şeyhiniz devreye girer ve der ki; Ha kasap, ha oğlaklar, ha boa yılanı, ha tavşan, ha hayat, ha alın yazısı, ha kader ne fark eder. Bizim oğlakcıklardan, tavşandan ne farkımız var ki? Dostumuzu, düşmanımızı biliyor muyuz ? Yarına çıkacağımız, yarın başımıza ne geleceği belli mi? Anı yaşayın, hayattan zevk almanın yollarını keşfedin, her şey sonunda olacağına varıyor diye boşuna yırtınıp durmuyor bu fakir.
Çırpın çırpın nereye kadar?
Haa... nereye kadar?
HASRET ÜSTÜNE...
Ölenler oldüklerini bilmezler. Ama geride kalanlar bilirler. Hem çok iyi bilirler.
Toprak atılır, gömme tamamlanır. Mezar kapanır kapanmaz perde açılır. Hasretin en acılı cinsi, " Ölene hasret" başlar.
Ölene hasret çeşit çeşittir ama aslında dünyanın her tarafinda aynıdır. Ana hasreti, baba hasreti, abla hasreti, abi hasreti, kardeş hasreti, arkadaş hasreti, eş hasreti, amca hasreti, hala hasreti teyze hasreti, dede hasreti, sevgili hasreti, dost hasreti, hatta hayvan hasreti, bu liste uzar gider ama öyle veya böyle sonunda hepsi aynı kapıya çıkar.
Hasretin ne zaman kapınızı çalacağı hiç belli olmaz. Yan etkileri dünya genelinde aynıdır; Gözler kuruluktan yanar. Eller ayaklar buz gibi olur. Kalp çarpar çarpar, sonra sanki durur. Omuzlar çekilir, kaskatı olur. Boyun sağa sola oynamaz, sabitlenir. Göğüs kafesine sanki dünyayı yüklerler. Mide çatır çatır yanar. Boğaz kurur, yutkunamazsınız. Rüyalar kaybolur. Yalnızlık hem zevk hem eziyet haline gelir. Gülmek unutulur. Gülenler sevilmez.
Ömür biter, yol bitmez derler. Ömür biter hasrette biter ölenler için. Çünkü onlar hasretlerini geride kalanların omuzlarına yükler giderler.
Hasret insanın kendisine yaptığı en büyük eziyetlerden biri, cehennemin ilk basamağıdır.


EĞER...
Eğer bir gün yollarımız ayrılırsa sevgilim.
Sen bir yöne ben bir yöne çeker gidersek.
Sonra karşılaşırsak bir yerlerde, bir sekilde. Sen bir başkasının kolunu,
ben bir başkasının elini tutmuşsam. İnan ne kızarım, ne öfkelenirim, ne kırılırım ne de kiskanırım seni. Boynumu da bükmem. Sadece olmadı mı olmuyor derim, içim acır. Kaybettiğimiz yıllara üzülürüm. Ve eğer senin yüzünde mutlu bir gülumseme görürsem sevinirim. Ne güzel derim hala hayat dolu ve hala ne kadar güzel.
Ve olur da göz göze gelirsek, belki de sen, çicekleri vazolara hapsetmeyi ne kadar sevmediğimi hatırlarsın.
EVLİLİK
Geçenlerde marinada ki mağazamızda otururken iki delikanlı okurum beni ziyaret etti. Sohbet arasında bana " İyi bir evlilik nasıl olmalı?" diye sordular. Naylon şeyhim ya...
İyi bir evlilik ha!... diye başladım ciddi bir ses tonuyla. Sonra gözlerimi boşluğa dikip epey bir sustum. Sağ elimin parmaklarıyla dalgın dalgın sakalımı okşadım. Duruşumun bayağı etkili ve inandırıcı olduğundan emin olduktan sonra yavaş yavas kafamı diktiğim boşluktan çevirip, önce birinin, sonra diğerinin gözlerinin içine baktım. Tane tane anlatmaya başladım.
Iyi bir evlilik için iyi birisiyle evlenmeniz, o iyiliği anlamanız, o iyilikten feyz almanız, o iyiliğe aynı şekilde karşılik vermeniz gerekir diye söze başladım. Sonra sustum. Pür dikkat dinlendiğimden emin olduktan sonra, yine tane tane devam ettim.
Eşinizin ellerini tuttuğunuz zaman dünyanızın değiştiğini, gözlerinin içine baktığınızda kaybolup gittiğinizi hissetmelisiniz dedim. Sabah evden ayrılır ayrılmaz onu özlemeniz, aksam işiniz biter bitmez kalbiniz çarparak evinize koşmanız lazım dedim. Geceleri uyanıp onun nefes alışını dinlemeniz, kokusunu içine çekmeniz, ellerinizi açıp, "Allahım sana şükürler olsun bana böyle birini nasip ettiğin için" diye şükredip sessizce dua etmeli, gülümsemelisiniz, mutluluktan, coşkudan gözleriniz yaşarmalı dedim.
Annem, ablam, arkadaşım, sevgilim, kardeşim, sırdaşım avukatım, doktorum, meleğim, psikoloğum çocuklarımın anası, ne güzel hepsi sensin ne şanslıyım, seni seviyorum deyip, her fırsatta sevginizi ifade edip sarılmalısınız, sevinmelisiniz, teşekkür etmelisiniz, dünyalar sizin olmalı dedim.
Sonra sustum, bekledim ve yine ikisinin de gözlerinin içine bakarak gülümsedim. Beni masalcı dede gibi dinleyip, bir Walt Disney filmi gibi seyrettiklerini fark edince kafamı çevirip, gözlerimi yine boşluğa diktim.
Sonra konumumu hiç degiştirmeden " Veya" dedim." Geçersiniz plazma televizyonunuzun, karşısına karı-koca, çevirirsiniz en favori dizinizi, alırsınız cep telefonlarınızı elinize, biriniz bir tarafa, diğeriniz diğer tarafa uzanır, birbirinizin farkında bile olmadan misler gibi yaşar gidersiniz " diye noktaladım konuşmamı.
Bir müddet hepimiz sustuk. Sonra döndüm." Hangisine varsınız? " diye sordum. Bir cevap çıkmadı. Sanki sorum onları ürkütmüştü. Emin değillerdi. Belki de korkmuşlardı.
Sakallarımla biraz daha oynadım. Biraz daha derinlere dalmış pozlarında sustum. Sonra tane tane " O zaman" dedim " Bana değil google' a sorun".
Çoooook rahatladılar. Hep birlikte sesli güldük.
BİR O KALDI
Ömur biter dert bitmez lafı doğrudur. Derdin yaşı olmaz. " Derdini söylemeyen derman bulamaz " demişler eskiler. Demek ki o zamanlar insanlar daha aydınmış daha iyi niyetliymis, daha yardım severmiş, merhametliymiş. Demek ki o günler de yaşayanlar " Aman sus zaten benim derdim bana yetiyor " diye kestirip atmıyormuş. Demek ki o günlerde heryer dert dolu, ama derdini anlatamayan, paylaşamayan insanlarla dolu değilmiş.
.
Dert öyle bir şey ki paylaşsanız olmuyor, sussanız olmuyor, içinize atsanız hiç olmuyor.
Son on yıldır " Derdim çoktur hangisine yanayım" türküsü neredeyse ulusal marşımız oldu.
Allah yardımcımız olsun. Veysel'in dediği gibi "uzun ince bir yoldayız " ve o yol incelip duruyor. Bir o yolu asfalt döküp çift yol yapamadılar.
Yani...