28 Haziran 2018 Perşembe


NAYLON ŞEYHİNİZİN DEDİYSEK YANİ...
Gözlerim çok yoruldu, olsun yeteri kadar gördüm nasıl olsa artık görmesem de olur diyebiliyor musunuz?
Kulaklarım duymuyor, olsun yeteri kadar duydum artık duymasam da olur diyebiliyor musunuz?
Gülmek içimden gelmiyor, olsun yeteri kadar güldüm artık gülmesem de olur diyebiliyor musunuz.
Dişlerim eskisi gibi öğütmüyor, olsun yeteri kadar öğüttüm artık öğütmesem de olur diyebiliyor musunuz?
Kalbim eskisi gibi çarpmıyor, olsun yeteri kadar çarptı artık çarpmasa da olsun diyebiliyor musunuz.
Kimse artık beni sevmiyor, olsun yeteri kadar sevdiler, artık sevmeseler de olur diyebiliyor musunuz?
Kimseyi sevmiyorum, olsun yeteri kadar sevdim, artık sevmesem de olur diyebiliyor musunuz?
Kimse benimle ilgilenmiyor, olsun yeteri kadar ilgilendiler artık ilgilenmeseler de olur diyebiliyor musunuz?
Diyemiyorsanız o zaman ağlamayı bırakın. Demek ki yaşamak için hala nedenleriniz var.
Diyebiliyorsanız o zaman Allah yardımcınız olsun. Naylon Şeyhlik de bir yere kadar yani.
BABA OLMAK ZOR, BABASIZ OLMAK TA ...
Yıl 1963, Ocak ayının ikisi. Sivas'ın zemheri soğuğu donduruyor. Buzlar damlardan sarkıyor yerlere kadar. İlk kitabımı ithaf ettiğim, ömrünün 35 yılını eğitim dünyasına adamış, güzel insan Gezici başöğretmen, tatlılığıyla, güler yüzüyle, mütevaziliği ile Sivas'lıların gönlüne yerleşmiş, " Emmi" lakabını hak etmiş, Babam Ahmet Karabenli'yi omuzlar üstünde Halifelik mezarlığına götürüyoruz.
Soğuk en az eksi 30. Ayaz insanların ellerini, ayaklarını, kaşlarını, kirpiklerini donduruyor. Sivas'ın neredeyse yarısı gelmiş cenazeye. Kalabalık cenaze arabasını reddediyor ve bayrağa sarılı tabutu mezarlığa kadar omuzlarımda taşıyorlar. Emmilerine vazifelerini sonuna kadar yapmaya kararlilar o soğukta. Belediye Bandosu devamlı Scopen'in cenaze marşını calıyor.
17 yaşında lise öğrencisiyim. Müdür yardımcısı Şahap abi "Güven'i yalnız bırakmayın" demiş arkadaşlarıma izin vermiş. İkisi iki kolumda. Diğerleri sessizce arkamda yürüyorlar. Kimse ne yapacağını, ne diyeceğini bilmiyor. Bu bizim ilk cenazemiz. İlk defa babamı kaybediyorum.
Yıl 2018, Şirinköy Haşim Baba Bahçesi. Zemheri soğuğu yok Mart ayının yirmi dördü. yağmur bir yağıyor bir duruyor. Şirin, mütevazi köy camisinin önünde askeri tören var. Askerler büyük adımlarla omuzlarında bayrağa sarılı güzel bir adamı, bir Kore Gazisini mezarlığa taşıyorlar. Biraz sonra kalabalık cenazeyi askerlerden devir alıyor.Kuş cıvıltıları var, rengarenk çiçekler açmış, her taraf yemyeşil. Mis gibi portakal çiçeği kokuyor. Bando yok. Kollarıma giren lise arkadaşlarım da yok. Nasıl arıyorum onları nasıl arıyorum. Başım dönüyor, bazen düşecek gibi hissediyor, "aklını başına al milletin acısı kendine yetiyor" diyor kızıyorum kendi kendime. Abim İsmet Karabenliyi defnediyoruz. Bu kaybettiğim ikinci babam.
Acılara alıştığımı zannediyordum, herşey o kadar üst üste geldi ki hala ayakta kaldığıma en fazla ben hayret ediyorum. Belki de bu bir çeşit yaşam yüzsüzlüğü.
Allah düşmanımı böyle terbiye etmesin, intihan etmesin.
Anam dertlenince, duygulanınca"ahhh oğlum ahhhh, itler ana olmasın" derdi.
Ben de baba da olmasınlar diyorum. Babasız kalmak ta zor, baba olmak ta zor. Hatırlanmayanlar, aranmayanlar , gönül koymayın, boşverin şöhret anaların olsun.
Hepinize sarılıp öpüyorum. Babalar gününüz kutlu olsun.
KAMİL AMCA ( Bayram hediyeniz)
Marmaris'i İçmeler'e bağlayan yaklaşık altı kilometrelik bir yol vardır. Otuz yıldır bu yolu gider gelirim, her defasında yeni güzellikler keşfederim. Otuz yıldır bırakın bıkmayı her defasında daha da heyecanlanırım.
Bilhassa bahar ve yaz aylarında nereye bakacağımı şaşırırım. Her taraf rengarenktir. Yolun iki tarafında açan kırmızının, pembenin, beyazın her tonunu sereserpe sergileyen zakkum çiçekleri aklınızı başınızdan alır. Bir de onlara mor begonvilleri, zambakları, sardunyaları, mis gibi kokan çam ağaçlarını, çitlenbikleri, turuncu sandal ağaçlarını, meşeleri, gürgenleri, ağaçtan ağaca atlayan, sincapları, ağaç dallarına konan arı kuşlarını ekleyince dünyanız değişir. Nereye bakacağınıza karar veremezsiniz.
İşte o yaşlı amcayı ilk kez sizlere bu yolda, İçmeler'in girişinde ki zakkumların gölgesinde, Turunç yönüne vasıta beklerken görmüştüm. Yüzünde bir haftalık sakal, başında bir yarım kasket, sağ elinde ki bastonuna dayanmış, gözleri dalmış, sessiz sessiz bekliyordu. Alnı ve gözlerinin etrafı kırış kırıştı. Çok yorgun ve yalnız gözüküyordu.
Sonra ki günler onu bastonuna dayanarak sessizce yoldan karşıya geçerken izledim. Hep aynı yerden geçiyor, hep aynı yerde bekliyordu arabasını. Merak ettim. Belediye'ye uğrayıp zabıtalardan kim olduğunu öğrendim. Tuvalet bekçisiydi. Adı Kamil di. Bütün gün çalışıyor akşam olunca her gün aynı saatte evine dönüyordu.
Ertesi gün bir şise büyük rakı aldım( o zamanlar memleket AKP ile henüz tanışmadığından rakı almaya paramız yetiyordu) Tam işinden ayrılıp zakkumların gölgesinde arabasını beklediği zamana denk getirdim, arabamla önünde durdum, indim, rakıyı uzattım ve "Al bunu benim için akşam eve dönünce afiyetle içersin" dedim. Hayretle yüzüme baktı. "Ben bunu kabul edemem" dedi. "Kamil Amca al çekinme içimden geldi, al işte" diye ısrar ettim. "Neden çekiniyorsun" diye sordum. "Ben bunu alamam evladım, sen olmadan boğazından geçmez, bir akşam bize gelirsin, hanım mezeleri hazırlar, oturur, konuşur; dertleşir içeriz, yoksa dünyada kabul etmem" dedi. "Bak Kamil Amca ben esnafım, turizm sezonunda bizim gecemiz gündüzümüz yok, devamlı çalışıyoruz, sen bunu al afiyetle iç, sonra sezon bitince ikinci şişeyi birlikte içeriz" dedim. "Çok sağol evladım bana gücenme ama alamam. Beni nerede bulacağını biliyorsun. O zaman, sezon bitince rakını alır gelirsin, oturur birlikte içeriz" dedi. Omzumu okşadı, bakışlarıyla mahsun mahsun özür diledi. Gülümsedi, dişlerinin yarısı eksikti.. O kadar duygu dolu ve tatlı bakıyordu ki artık ısrar etmedim, edemedim.
Yaaa sayın seyirciler ben Kamil Amca'ya bir güzellik yapmaya çalışırken, o bana bir güzellik yaptı, ders verdi. Tok gözlülüğü, zarifliği, temiz kalpliliği, sabırlı olmayı ve cömertliği öğretti. Bir bakıma utandırdı beni.
Bende kendini adam zannederdim.


SİZ BİLİRSİNİZ
Bazen insanın içine öyle bir yaşam sevinci bir dolar ki adeta ayakları yerden kesilir , göğsü coşkudan yerinden fırlayıp çıkacak gibi olur. Kanı damarlarında dolaşmaz, dans eder. İçinden "Merhaba hayat seni seviyorum" diye haykırmak gelir. Bunlar meleklerin dokunmasıdır.
İşte bu dokunmalar birer kıvılcım olur içinizdeki yaşam ateşini tutuşturur, sizleri hayata bağlarlar. Mesela henüz doğmuş bebeğinize ilk bakış, sevgilinizin gözlerinizin içinde kaybolup "seni seviyorum" demesi, size bütün sevgisiyle içinden geldiği gibi sarılıveren bir çocuk, mezun olduğunuzda babanızın sizinle iftihar etmesi. Lise arkadaşlarınızla bir araya gelip gönülden gönüle sohbet etmek, uzun seyahatlere çıkıp uzun zamandır görmediğiniz dostlarınızla hasret gidermek, dürüst ve namuslu olduğunuzu hissetmek, verecek hesabınızın olmaması, kedinize, köpeğinize, muhabbet kuşunuza duyduğunuz sevgi, güzel sözler duymak, güzel şeyler söylemek, bazen güzel bir şarkı da olabilir o kıvılcımların bazıları.
Ne kadar çok kıvılcımınız olursa o kadar hayata bağlanır, o kadar güzel yaşarsınız çünkü içinizdeki ateş hep canlı kalır.
Veya ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
Siz bilirsiniz!....
Yaşam bir kararlar düğümüdür.
PAPATYALAR
Bir yazı okudum. "Hüzünlü yürekler" rumuzu ile gönderilmiş bir alıntı. Özetle; adam bir sahil kahvesine gitmiş garsonu çağırmış iki çay söylemiş. Garson neden iki çay, siz bir kişisiniz? Diye sorunca bir tanesi gönlümdeki için diye cevap vermiş.
Garson çayları getirmiş ve çayların yanına bir demet papatya koymuş. Adam gözlerinde soru dolu bir bakışla bakınca; Bu çiçekler gönlünüzde ki için efendim demiş garson.
Bu yazıyı okuyunca yıllar önce ki bir anım aklıma geldi. Marmaris yat limanında çok güzel ve popüler bir lokantam vardı. Bir gün orta yaşlı iyi giyinmiş bir beyefendi geldi ve iki kişilik bir masaya sessizce oturdu. İki kişilik yemek, yanında iki duble rakı ısmarladı. "Rakınıza buz isterminiz?" diye sordum. "Lütfen iki bardağa da koyarmısınız" diye rica etti. "İsterseniz misafiriniz geldiğinde koyayım erimesin" dediğimde "olsun siz koyun lütfen" dedi güçlükle işitilecek bir ses tonuyla..
Lokanta çok kalabalık olduğundan arasıra göz atabildim bir ihtiyacı var mı diye. Bütün gece oturdu ve karşısındaki boş sandalyeye baktı. Kadehini kaldırdı diğer kadehle tokuşturdu. Her seferinde gülümsedi bunu yaparken. Sonra İki sigara yaktı. Bir tanesini filtresi boş sandalyeden tarafa sigara tablasına koydu, diğerini gözleri dalıp giderek içti bitirdi. Sonra birer tane daha yaktı. Kendi yemeğini yedi, içkisini içti, ne diğer yemeğe, ne de diğer içkiye dokundu. Sonunda hesabını ödedi ve geldiği gibi sessizce yürüdü gitti.
Bakın işte bu anımı hatırlattı bana okuduğum yazı. O yıllar okusaydım bu yazıyı ben de adamcağızı incitmemeye çalışarak bir çiçek koyardım herhalde masasına.
Utandım, duyarsızlığıma utandım. Para kazanma derdindeydim.


TANRIYA BİR MEKTUP DAHA
Genç ölümleri kabullenemiyorum. Hele sakat çocuklara hiç bakamıyorum içim yanıyor. Onların o normal çocuklar gibi koşmaya oturmaya oynamaya çalışmaları yok mu, o ümitsiz gayretleri yok mu içim eziliyor. Ya o anne, o baba o çocuklarının haline nasıl dayanıyorlar, nasıl katlanıyorlar? Ya biz ölüp gittikten sonra bu çocuğa kim bakacak, bu çocuk ne yapacak, ne olacak korkusu.
Eğer bu insanları dedikleri gibi sonunda cennetine koyacaksan bu dünya da neden bu kadar eziyet çektiriyor, cehennemi yaşatıyorsun ki?
Neden hep iyi, dütüst, merhamet dolu, yaratıcı güzel insanlar ölüp ölüp gidiyor da sahtekar, hırsız, yalancı, acımasızlar adeta dünyaya kazık çakıyorlar, neden diktatörler yaratıyorsun?
Kullarının mükafatlandırılmaları için ille de acı çekmeleri, sürünmeleri şart mı. Seni sevmeleri, inanmaları, dua etmeleri, şükretmeleri yetmiyor mu?
Bir de ey güzel Allahım şu deve kuşlarını yaratmasan olmazmıydı?


MÜLAYİM SERT BUGÜN
Geçen gün "seni seviyorum" başlıklı bir yazımı paylaştım. Yorumlar hatta telefonlar aldım. Çoğunluğu evli çiftlerdi. Bana böyle sevgi hakikaten var mı? Bu dünyadan mı bahsediyorsunuz. Hayal dünyasında yaşıyorsunuz tadında sorular sordular, yazılar döşendiler.
Şimdi ben ne yazmıştım özetle; Sevginizin gözlerine baktığınızda kayboluyor musunuz, gözleriniz yaşarıyor mu? Gece yattığınızda önce onun uyumasını bekleyip nefes alıp verdiğini duyduktan sonra huzur içinde uyuyor musunuz? Gece uyanıp uyandırmadan sırtını öpüyor musunuz. Sabah uyandığında günaydın deyip sarılıyor musunuz. O soğuk aldığında öksürdüğünde ciğerleriniz sökülüyor gibi hissediyor musunuz? Ateşi çıktığında siz de cayır cayır yanıyor musunuz, alnı terlediğinde terini siliyor musunuz falan.
Efendim bunlar çok fazlaymış, bunları yapan kalmışmıymış.
Şimdi sıkı durun . İşte burada naylon şeyhiniz dayanamaz, devreye balıklama atlar ve der ki ; "Evet" hem de çok evet" yukarıda sıraladıklarımın hepsini çocuklarınıza severek, bayılarak, yüreğiniz kabararak yapmıyor musunuz? Düşünün bakalım hangisi çok fazla, hangisi abartılı? Hiçbiri, öyle değil mi? Hatta çocuklarınız kaç yaşına gelirse gelsinler daha fazlasını bile yapıyorsunuz. Peki bütün bunları, bu fedakarlıkları hoşgörüyü, sevgiyi çocuklarınıza gösteriyor da neden birbirinizden esirgiyorsunuz, neden üşeniyorsunuz, neden inanmıyor, layık görmüyorsunuz?( Bu soruları sadece kadınlara sormuyorum erkek kadın herkese soruyorum)
Ne olacak biliyor musunuz. Sizin o al bebek gül bebek büyüttüğünüz prensesiniz, minik kediniz yarın bir koca veya sevgili bulacak yüzünüze bile bakmayacak, aklına bile gelmeyeceksiniz. Aaa bu benim minik kızım mı dizimin dibinden ayrılmayan, gözlerimin içine bakan kızım mı diye şok olacaksınız. O deli olduğunuz prensiniz bir kız bulup evlenecek, belki yüzünü zor göreceksiniz. telefon bile açmaya üşünecek. Siz merak edip arayacaksınız.( Sadece sorunları ve problemleri olduğunda melekleşecekler)
Tabi bu arada müstesnalar olacaktır ama hepimiz biliyoruz müstesnalar kaideyi bozmaz.
Sonunda ne olacak biliyor musunuz? Herkes gidecek, siz karı koca bir köroğlu bir ayvaz başbaşa kalacak, yüzyüze bakacaksınız.
Sonuç olarak; Sevginizi içinize atmayın üşenmeyin, gösterin birbirinize. Çocuklarınıza dalıp birbirinizi unutup, ihmal etmeyin. Yatırımınızı doğru yapın. Gençliğinizde ne ekerseniz yaşlılığınızda onu biçeceksiniz unutmayın. Hayat arkadaşınızın değerini bilin. Zararın neresinden dönerseniz kardır.
Bence bu günden tezi yok aklınızı başınıza alın.
Benden söylemesi. Şeyhin sabrı da bir yere kadar lan.
Yani.