19 Nisan 2015 Pazar

ÖZLEDİM



Dostlarım; 

Bu gün Nisan 19, Yasemin’imi kaybedeli tam 6 ay oldu,

Biz 6 saat bile ayrı kalmaya dayanamazdık. Hayat öyle tuhaf ki.

Biliyorum ikimizde birbirimizi çok özledik.

Oturdum özlemimi, hasretimi en iyi ona anlatırım diye, sevgilime bir mektup yazdım.

İşte o mektup;

Yazmak korkakların işi değil Yasemin’im,

Tabansızların işi hiç değil sevgilim.

Hasretin içimde o kadar büyüdü ki, nefes alamıyorum inan.

Yazmazsam tahammül edemeyeceğimi, yakamı bırakmayacağını biliyorum.

Ben seni, seni yazacak kadar sevdim Yasemin’im.

Kitabını yazacak kadar sevdim.

Yazdıkça içimde tomurcuklandın.

Önce o tomurcuklardan pembemsi beyaz çiçekler, sonra zümrüt yeşili yapraklar çıktı.

O bakmaya doyamadığım gözlerinin yeşili gibi, zümrüt yeşili yapraklar.

Yazdıkça yazdıkça yeniden doğmuş gibi hissediyor kendini insan.

Ne komik değilmi? 69 yaşında insanın kendini yeniden doğmuş gibi hissetmesi.

Yanımda olmasan da inan içimden hiç çıkmıyorsun.

Seni öyle özlüyor, öyle bir özlüyorum ki.

Uyuyorum uyanıyorum, tam senin hasretini biraz azalttım derken, seni yeniden özlemeye başlıyorum.

İnsan bu kadar acı çekmeyi, bu kadar üzülmeyi, hatta bu kadar sürünmeyi ister mi ?

İstiyor işte.

Neleri neleri özlüyorum bir bilsen, neleri neleri.

Sabah kalktığımda yanımda olmana şükretmeyi,

Geceleri “ Seni çok seviyorum, tatlı rüyalar deyip” o güzel başını göğsüme koyup huzur içinde uyumanı,

Eve her döndüğümde sanki yıllarca uzak kalmış gibi bana sarılıp özlemle koklayıp, öpmeni,

Müzik koyup, gözlerini süzerek Emel Sayın taklidi yapmanı,

Havasına girdiğinde eteklerini toplayıp Rita Hayworth gibi dansetmeni,

Hiç bitmeyen sevgini, sadakatini, fedakarlığını, hoşgörünü, güzelliğini, zerafetini,

Bana her baktığında gülen gözlerini,

Yanında şımarmayı özlüyorum, çok özlüyorum be güzelim.

Ne zaman uykum gelse, kendimi yorgun hissetsem,

bana uyuyacak bir yer hazırlamanı,

Üstümü örtmeni,

Hep yanımda olmanı,

Sazımı elime aldığımda, dizimin dibine oturup benimle türkü söylemeni,

Alnımın terlediğini görünce terimi silmeni,

İkimiz de sucuk yedikten sonra, boynuma sarılıp dudaklarımdan öpmeni,

Sonra da “Sevgilim sucuk yemişşin” deyip kahkahalarla gülmeni.

Ben araba kullanırken başını omzuma koymanı, sol kolunla sağ koluma sarılmanı,

O güzel gözlerinden adeta taşan sevgiyi özlüyorum, çok özlüyorum be güzelim.

“Aman sen mutfağa girme, ben ne istersen yaparım” diye beni evimizin mutfağına sokmamanı,

Ama sana yaptığım İtalyan, Fransız, Çin, Hint yemeklerini tattığında, yüzünde tam bir sürprize uğramış ifadeyle “Çok şahane olmuş sevgilim” deyip hayretler içinde yüzüme bakmanı.

Okey oynarken acemice taş çalmaya çalışmanı,

“Ben senin çay içmeni anlayamıyorum. Bir dakika içinde o kaynar çayı boğazından aşağı boca ediyorsun. Ne biçim ağzın, ne biçim boğazın var. Ben senin gibi çay içsem, bütün ağzım, boğazım su toplar, yanar, haftalarca ne bir şey yiyebilir, ne de içebilirim” diye bana fırça atmanı,

Resim yaparken gözlerinin başka bir dünyaya gitmesini, yüzünde ki ifadenin değişmesini,

O güzel, uzun parmaklı elinde tuttuğun fırça veya kalemin dans etmesini seyretmeyi.

Bayıldığım, çok ama çok sevdiğim gamzelerini,

Bana sımsıkı sarılıp, beni öpmeni özlüyorum, çok özlüyorum be güzelim.

El ele, diz dize, gülerek kıkırdayarak oturduğumuz, Konti’nin Meyhanesini, Muhammet’in Lokantasını, Bono’yu, İçmeler’deki Ali’nin Pizzacısını, Akyaka’da ki Halil’in yerini,

Söğüt’te güneşi batırmayı, Selimiye’de denize girmeyi, Palamut Bükü’nde çakıltaşı toplamayı, Eski Datça’da fotoğraf çekmeyi, Fethiye balık Halinde balık yemeyi, Göcek’te bir çay içip sahilde el ele dolaşmayı, Taşlıca’da daha yeni doğmuş oğlaklarla oynamayı,

Yükseklik sevmemene rağmen, sırf benimle olmak için, inat edip benimle tepelere tırmanmanı,

Fırtınalı havalarda çıkıp, sırıl sıklam olduğumuz yelken yarışlarını,

Bana kızdığında “vallahi senden çok iyi kaynana olurmuş biliyormusun Güven” demeni,

Ormanda köpeklerimizle yaptığımız yürüyüşlerimizi,

Sana bakarken yüreğimin kabarmasını.

Özlüyorum, çok özlüyorum be güzelim.

Her kemoterapin tamamlandığında, “Neyse bu da bitti” diye sevinip, İzmir’den Marmaris’e evimize dönmemizi,

Sabahları” Ne güzel bir gün” diye yataktan kalkmamızı,

Gökyüzünün mavisini, Yıldızların pırıltısını, Begonvillerin, Japon güllerinin, leylakların renklerini,

Gözlerim, o güzelim saçlarını,

Ben, sana sarılmayı, seninle gülmeyi şakalaşmayı,

Kış günleri şöminemizi yakıp önünde “bak yeşil yeşil” şarkısıyla sarmaş dolaş dansetmeyi,

Seninle yaşamayı özlüyorum, çok özlüyorum be güzelim.

Seni seviyorum, çok seviyorum Yasemin Karabenli, asil kadınım benim.

Karabenli soyadını sonuna kadar hak eden, yeşil gözlü güzel kadınım benim.

Seni sana kavuşana kadar seveceğim.

Kanım damarlarımda donana kadar.

Kalbim durana kadar.

Bak ne güzel anlatmış Rahmetli Neşet Ertaş bu türküsünde özlemi, ayrılığı hasreti.

Cahildim dünyanın rengine kandım.
Hayale aldandım boşuna yandım.
Seni ilelebet benimsin sandım.
Ölürüm sevdiğim, zehirim sensin
Evvelim sen oldun, ahirim sensin.

Bir daha ki mektubuma kadar diyorum,

Neredesin, nerelerdesin bilmiyorum,

Ama öpüyorum, çok öpüyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder