24 Aralık 2016 Cumartesi

ORADAN BURADAN
Günaydın. İşte bu benim, son halim ve bu gün yine bir Pazar günü. Pazar günlerini sevmediğimi biliyorsunuz. Ama bu gün Marmaris, İçmeler o kadar güzel ki. Sizlere Pazar keyfini bozmayacak bir yazı döktürmeye karar verdim. İsmine de oradan buradan koydum.
Hakikaten çok güzel bir gün. Pırıl pırıl bir güneş, Allah’ım begonvilleri bir görmelisiniz, renk renk, kırmızının pembenin her tonu, turuncu, eflatun inanılmaz. Ayvalar büyümüş, narlar dalları kırıyor, kıpkırmızı. Mandalinalar, portakallar tam sararmamışlar ama limonlar toplanacak gibi.
Motosikletime bindim, rüzgarı yüzümde serin serin hissederek bir İçmeler turu yaptım. Bu arada zabıta Erdoğan’a rastladım. Sivil giyinmiş, bu gün Pazar ya. Üstünde mavi bir şort ve yine aynı renkten bir tişört var ama hala zabıta. Biliyor musunuz üniforma bazı insanların üstüne ikinci bir deri tabakası gibi yapışır. Ne yaparlarsa yapsın, ne giyerse giysinler siz hala onları üniformalı görürsünüz. Mesela benim önüme sivil giyinmiş 100 kişinin resmini koyun ben size teker teker emekli paşaları bulur çıkarırım.
Efendim birçok şey göründüğü gibi değildir. Bizler her şeyi bildiğimizi sanırız ama aslında bir bok bilmeyiz ve devamlı yanılırız. Defalarca üzülür, yorulur, boşu boşuna zahmetlere gireriz. Bu yüzden bazen büyük sözü dinlemekte fayda vardır. Kayseri’de genç bir delikanlı anasını sırtına almış, bir yaz günü ofluya puflaya bir yerlere gidiyormuş. Giderlerken imama rastlamışlar. “Hayrola oğlum” demiş imam “anan sırtında nereye gidiyorsun? Hasta falan mı? “Yok” Demiş oğlan “Babam öldü, anama bir şey olmadan onu sırtımda Kabe’ye götürüp hakkını ödeyeceğim. İmam “Bak oğlum demiş ananın hakkını böyle ödeyemezsin. Sen ananı ever. Ona bir koca bul” Oğlan kızmış “Ne biçim imamsın sen yahu? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Yürü git demiş ve yoluna devam etmiş. Biraz yürümüş, anası başına vurmuş” Hocandan iyi mi bileceksin lan salak” demiş.
Çifte standartlar var ya çifte standartlar, en gelişmişleri memleketimizde vardır. İmamın biri bir Karadeniz kasabasında Cuma günü vaaz veriyor. Tam coşmuş” Ey cemaat karılarınıza, kızlarınıza sahip çıkın. Sakın haaa açık saçık giyinmesinler, makyaj yapmasınlar, Kafalarını açmasınlar” diye ağzından bal akarken, ön saflarda oturan biri cemaatten “İyi ama senin hanım mini etek giyiyor” diyince, İmam birden yüzünde beliren bir gülümsemeyle başını iki yana sallamış ve “Ama kafire de yakışıyor değil mi?” demiş..
Bir de konuşmak için konuşan, soru sormak için soru soran insanlar vardır. “Gevezeyi cehenneme atmışlar odun yaş diye bağırmış” deyimini çok severim. Yerinde söylenmiştir. Bir gün bir adam Nasrettin Hocayı ziyarete gelmiş. “Hocam” demiş “Sana bir sorum var. “Buyur sor” demiş hoca. “Helada otururken sakız çiğnesem günaha girermiyim?. Hoca biraz düşünmüş, sakalını sıvazlamış, “Yok” demiş “günaha girmezsin de, bir gören olsa bok yiyorsun zanneder”
Pazarınız güzel olsun, tamam mı? İyi yaşayın.
ANILAR
İnsanın anılarının hızı ışık hızından fazladır. Bazen bir cümle kurar, veya sevdiğiniz birine sarılır gözlerinizi bir yere diker, bakarsınız. Nereye baktığınız önemli değildir. Zaten çoğu zaman baktığınız yeri göremezsiniz. Sadece gözleriniz takılır kalır, o kadar.
Gerilere çok gerilere gidersiniz. Nasıl olduğunu anlayamadan bütün geçmişiniz gözlerinizin önüne gelir. Sanki ışınlanmış gibi hissedersiniz. Çünkü kalbinizle beyniniz arasında fark etmediğiniz, edemeyeceğiniz sihirli bir bağlantı kurulmuştur. Çocukluğunuzu, çocukluk arkadaşlarınızı, ana baba evini, annenizin yemek yaparken söylediği şarkıyı, babanızın rakı sofrasını, sevgilinizi, sevgililerinizi, mutlu günlerinizi, acılarınızı, hasretinizi, ümitlerinizi, hayal kırıklıklarınızı, çocuğunuzu ilk kucağınıza aldığınızı, bir daha da bırakamadığınızı,her şeyi her şeyi hatırlarsınız. O her şey gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi geçer.
Sonra gözlerinizi bir kapatır açarsınız her şey silinir. Dünyaya geri dönersiniz.
Hani bir söz vardır” her şey göz açıp kapatıncaya kadar geçti” diye
Doğrudur.
YAŞAR KÖR
Allah önce insana her şeyi veriyor; denizleri, yıldızları, gökyüzünü, ormanları, çam ağaçlarını, kuşları, uğur böceklerini, kır çiçeklerini, nefes alacak havayı, içecek suyu, sevgiyi, çocukları yaseminleri, gülleri, her şeyi, her şeyi veriyor.
Sonra öyle bir dert, öyle bir acı veriyor ki, verdiklerinin hepsini geri alıyor sanki. Hiçbir şeyi fark etmiyorsunuz. Derdinizle, acınızla baş başa kalıyorsunuz, ne başka bir şey düşünebiliyorsunuz, ne başka bir şeyi görebiliyorsunuz. Yani bakar kör oluyorsunuz, yaşar kör oluyorsunuz.
Ve buna imtihan diyorlar, kader diyorlar, isyan etme diyorlar, günaha girme diyorlar. İyi de neyin imtihanı? Neyin günahı? Kime ne yaptık? Kimin tavuğuna kışş dedik? Millette bir inanç, bir inanç… “Aman sus, tövbe de tövbe de” Neden her şeyi sorgusuz, sualsiz kabul etmek zorundayız ki? Kurbanlık koyun muyuz biz?
İnsanoğlu doğar, büyür, yaşlanır, ölür bunu anlıyorum, bir itirazım yok. Ama şu bilmişlik, şu değerlendirmeler yok mu, işte onlar beni çileden çıkarıyor.
İsyan ediyorum işte!
MEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEE……………
BEN HİÇ AKILLI OLMADIM Kİ!...
Bakıyorum da son paylaştığım yazım bayağı ilginizi çekti. Yorumlar aldım, paylaşanlar, beğenenler oldu. Bu arada parmağını beğen yazısının üstüne basmaya, yorum yapmaya üşünen okurlarım olduğunu da biliyorum. Ah siz yokmusunuz siz?.
Neyse, sizler böyle ilgilenince ben de yeni ifşaatlar yapmaya karar verdim.( Bu arada “ifşaat” aşağı yukarı itiraf etmek demektir. Yazım daha havalı olsun diye kullandım)
Evet, ben hiç akıllı olmadım. Çünkü akıllı adamın hesabı kitabı bellidir. Ölçüsüz adım atmaz. Ağzından çıkanı kulağı duyar. Olur olmaz laflar etmez. Planlı proğramlıdır. Karı gibi gülmez. Hislerini göstermez. Karda yürür izini belli etmez. Çünkü akıllıdır. Deliden sahtekar olmaz. Çünkü deliler karda yürür izlerini belli ederler. Zaten sahtekarlığa akılları erse deli olmazlar. Beni iki yıldır tanıyor, yazılarımı okuyorsunuz. Söyleyin bakalım ben “akıllı” tarifine uyuyor muyum.
Evet, uymuyorum çünkü ben bir deliyim ve delirmek için 70 yıl gece demedim, gündüz demedim deliler gibi çalıştım. Ama şükürler olsun, sonunda Allah yüzüme baktı da delirdim. Düşünebiliyor musunuz bütün emeklerim boşa gidebilir, hayatım boyunca akıllı da kalabilirdim. O kadar uğraştım, o kadar uğraştım ki delirmek için. Senelerce felsefe okullarına mı gitmedim, filozofların dizlerinin dibinde mi oturmadım, defalarca Mevlana’nın Mesnevisini hatim mi etmedim, Ömer Hayyam’ın Rübailerini mi ezberlemedim, Halil Gibran’ın yazılarını mı paylaşmadım, 32 yıl evli mi kalmadım, Osho’nun elini mi öpmedim, Borç isteyene borç mu vermedim. Neler yaptım neler.
Akıllı adam 70 yaşında motosiklete biner mi? Yelkene çıkmak için denizin kudurmasını, fırtına çıkmasını bekler mi? Kışın ortasında sırtında sadece rüzgarlıkla rüzgar sörfüne çıkıp, rüzgar kesilince saatlerce denizin üstünde kıçı donana kadar mahsur kalır mı? 12 ay denize girer mi? 70 yaşında düşüp de kalçasını kırarsa bekli de hayatının sonu olabileceğini bile bile dağların neredeyse zirvelerinden kayar mı?
Kanada’dan Türkiye’ye döndüğümden bu güne kadar belki 1000 kişi bana “Abi sen deli misin? Kanada gibi bir ülkeden insan Türkiye’ye döner mi? Diye sordu. Ben de yüzümde vahşi bir gülümsemeyle “Evet” dedim.
, “Ben bir deliyim”
Kendimi çok seviyorum. Aslında kendime açıktan açığa hayranım diyebilirim. Bazen ahhh diyorum. Özel bir fotokopi makinesi icat etseler, ne güzel kendimi koyar yüzlerce kopyamı yapar, memleketi kurtarırdım. Yani ben kere ben, ben kare yapar biliyorsunuz. Bunu bütün deliler bilir.
Akıllı olsam 5 kitap yazıp bütün çırpınmalarıma rağmen, beşte birini bile satamayıp hala altıncı bir kitabın planlarını yapar mıydım?
Akıllı olsam böyle sever, böyle aşık olur, böyle yas tutar, her gün bıkmadan usanmadan yazar mıydım?
İnsanın “laylay lom, lay lay lom” diye kendi kendine şarkı söyleyip, kendi kendine göbek atması ne büyük bir zevktir bilemezsiniz.
( Bu arada sol kulağımda 32 yıldır çıkarmadığım bir de küpem var. Yaaaa ne haber? Kulaklarımda küpeli)
Elhamdülillah deliyim!..Ve sizler de benden akıllı değilsiniz, çünkü iki yıldır bir delinin yazdıklarını okuyorsunuz.
Olsun, yine de seviyorum sizleri, kanım kaynadı bir kere. Şimdi gitmem lazım. Minareden atlama saatim geldi.
BELKİ DE DELİRDİĞİNİ HİSSETMEK GÜZEL BİR DUYGU
Şimdi saat on buçuk yani 22.30. Netsel Marinada ki Sanat mağazamız Mona Titti Art da oturuyorum. İş yok. Turist yok. Olanı da yaramaz zaten. Öyle perişan gözüküyorlar ki insanın ellerine birkaç lira sıkıştıracağı geliyor. Dört cephede harp eden ülkeye turist mi gelir. Siz böyle problemler yaşayan bir ülkeye ailenizi alıp tatile gidermiydiniz? İşte böyle; turizm ve turizmle yaşayanlar, ekmek parası kazananlar, ailesine çoluk çocuğuna bakanlar kara kara düşünüyorlar. Marmaris hiç bu kadar kötü olmamıştı. Bankalara borçlu olmayan esnaf yok. Eskiden millet yaz sezonunda kendilerine ve ailelerine kışı geçirecek parayı kazanıp yaşar giderlerdi, bu sene kimsede para olmadığı gibi, bir de hemen hemen herkes gırtlağına kadar borçlu. Kimse kışı nasıl geçireceğini bilmiyor. Zor yani zor.
Mağazanın önünden her boy, her renk, neredeyse her ırktan insan geçiyor ama hiç birisi değil bir şey almak merak edip bakmak için bile içeri girmiyor. Nanik yapar gibi karşıdan ya bakıyor ya da sırıtıp geçiyorlar.
Ben de kızdım ve intikam almaya karar verdim. Mağazamızın önündeki masamıza oturdum ve önümden geçen insanları izlemeye başladım. Ama ne izlemek, boyları, kiloları, yürüyüş sekilleri, kalça hareketleri, yüzlerindeki ifade, konuşma tarzları, ses tonları her şey, bir gözümle soyup anatomilerini incelemediğim kaldı.
Sonra efendim, her birine aklımdan bir öykü yazmaya başladım. Komik öyküler, hüzünlü öyküler, ağdalı öyküler ve şu anda sizinle paylaşamayacağım kırmızı noktalı öyküler. Sonra da bu öyküleri kafamda tekrarlayıp bayağı bir gülmeye başladım. Yetmedi birde burnuma mağazamızda sattığımız küpelerden birini taktım. Simdi eminim beni ve yüzümdeki ifadeyi görenlerin mağazamıza girmemek için haklı bir sebepleri var. Şimdi sırıtsınlar bakalım dedim kendi kendime. Nasıl rahatladım, nasıl rahatladım bilemezsiniz. Dünyalar benim oldu. Gördüler günlerini işte.
Demek ki insan böyle başlıyor delirmeye. Pardon özür dilerim, kesmem gerekiyor. Yeni birileri yaklaşıyor incelemeye almam lazım.
(Bugün Pazartesi, haftaya gülümseyerek başlamanızı istedim)
İTİRAF
Geçenlerde oturdum deniz kenarına, bir de çay söyledim ve son bir yılımın muhasebesini yaptım.
"Allah Allah" dedim kendi kendime, "ne kadar çok hiçbir şey yapmamışım"
Utandım.
YANİ HAYAT BU…BÖYLE İŞTE!
Son yazımın sizleri hüzünlendirdiğini, okurken içinizin, gözlerinizin dolduğunu biliyorum, çünkü ben sizin hissettiklerinizin aynısını veya çok benzerini yazarken hissediyorum. Candan yürekten ilginiz ve lütfedip yazdığınız birbirinden güzel ve samimi yorumlarınız, paylaşımlarınız için lütfen teşekkürlerimi kabul edin.
Amacım ne sizleri üzmek, nede sizlerin sempatisini kazanmak, sadece sizleri düşündürmekti. İçinde bulunduğum ruh halimi birebir sizlerle paylaşarak unuttuğunuz veya farkında olmadığınız veya boş verdiğiniz bir takım değerleri sizlere hatırlatmaktı. Hayatta bir tek ölüme çare yoktur, ondan başka her derde bir çare bulunur gerçeğini gözlerinizin önüne sermek ve bu gerçeğin hayat felsefenizin bir parçası olmasına yardım etmekti.
Yani dostlar, ne yaparsak yapalım, neyi denersek deneyelim, ne kadar üzülürsek üzülelim veya korkalım ölüme çare yok ve her şey sonunda olacağına varıyor; biraz Solomon’un yaşadıkları gibi.
Solomon’a maliyeden bir an önce maliyeye gelmesi için bir mektup gelir. Adamcağız çaresiz maliyeye giderken arkadaşı Yasef’e rastlar. “Hayrola, bu suratla nereye gidiyorsun Solomon” diye sorar Yasef. Solomon olayı anlatınca, “Yahu Solomon bu kılıkla maliyeye gidilir mi? Hemen evine git ve en güzel elbiseni giy, kravatını tak git, seni adam yerine koysunlar” diye uyarır Yasef.
Solomon evine döner, en güzel takımını giyer, kravatını takar ve tekrar yola çıkar. Bu defa da arkadaşı Abraham’a rastlar.”Hayrola Solomon, böyle giyinmiş kuşanmış nereye gidiyorsun?” diye sorar Abraham. Solomon ona da durumu anlatır. “Yahu sen deli misin? Böyle maliyeye gidilir mi? Adamlar zenginsin diye derini yüzerler, hemen evine git ve en eski elbiselerini giy öyle git”der Abraham..
Solomon tekrar evine döner, en eski elbiselerini giyip yola koyulur. Bu sefer de arkadaşı David’e rastlar. Olup biteni anlatır. “ Bu kılıkla dilenci gibi maliyeye gidilmez, vallahi ananı ağlatırlar” Deyince David, zavallı Solomon “ Ne giyeceğimi artık bilemiyorum, en iyisi ben hahama danışayım” deyip hahamı görmeye karar verir.
Sinagoga gidip hahamın odasını bulur. İsmi çağrıldığın da ayağa kalkar, tam hahamın kapısından içeri girerken, içerden çıkan 18 yaşlarında çok güzel bir kızla göz göze gelir.
Odaya girer. Siyah fötr şapkalı, kır sakallı, güler yüzlü hahamın karşısına oturur ve derdini anlatır. " Haham efendi, maliyeye giderken ne giyeceğimi bilmiyorum. Bana lütfen bir akıl verin” diye yalvarır.
Haham sakallarına götürür, biraz düşünür, “Sen içeriden çıkan kızı gördün mü? Diye sorar. Solomon’dan “Evet gördüm,” cevabını alınca, “Senin sorunun birazcık o kızcağızın sorununa benziyor. O kız bana, “Pazar günü evleneceğim, çok kararsızım; acaba mini gelinlik mi yoksa midi gelinlik mi, yoksa maksi gelinlik mi giysem” diye sordu. Ben de, “Bak kızım, nasıl olsa Pazar günü seni düzecekler, ister mini, ister midi, ister maksi gelinlik giy hiç fark etmez” dedim ona.
Yani hayat bu…böyle işte!
(Sizinle birlikteyim biliyor musunuz?, Hatta gülümsediğinizi görüyorum, hissediyorum ve çok seviyorum hepinizi.)